İstasyonun tüneline inen gökkuşağı rengine boyanmış merdivenlere çöktüğünde vücudunda dayanılmaz bir yorgunluk hissediyordu. Renkler ve sesler bulanıklaşınca içkiyi fazla kaçırdığını anladı ve doğum günü ritüeline devam eden arkadaşlarına veda edip bardan ayrıldı.
“Çok içtin oğlum Bora” diye söylendi kendi kendine. Evi bir sokak ötedeydi ama yürümeye devam edemeyecek kadar yorgundu. Beyni bir deniz, bilinci denizin fırtınasında sallanan bir gemi gibiydi. Sarhoşlukta yürümek fırtınalı bir denizde yol almak kadar zordu.
Yeterince dinlendiğine karar verdiğinde saat dördü otuz iki geçiyordu. Gökyüzü, sabahın alacasından önceki son zifiri karanlığındaydı. Dolunay, şehrin üzerinde yükseliyordu. Dünyanın dışında değil de yeryüzünün tavanında asılı gibiydi. Kanatlı at takımyıldızı, geceyi körleştiren şehir ışıklarına ve dumanlarına rağmen gökyüzünde parlıyordu.
Evine yürürken gözü beş numaradaki terk edilmiş köşke ilişti. Eskiden olduğu gibi yıkık dökük, bakımsız ve ürkütücüydü. Betonun şehre küf mantarı gibi yayıldığı zamanlarda yerini dairelerinin yüksek fiyatlarla satıldığı bir apartmana bırakmamış olması mucizeydi.
Bu unutulmuş sokak Gülizar’ın öldürüldüğü gecenin ertesinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Bora o günü unutamıyordu. Küçük trafonun önüne bir canlı yayın aracı ve birkaç polis arabası park etmişti. Gazeteciler ve polisler sağa sola koşturuyor, bir Kanal D muhabiri canlı yayında Gülizar Ayşe Demir cinayetini anlatıyordu. Bora, yetişkinlerin ağlayabildiğine o gün şahit olmuştu.
Gülizar’ın öldürüldüğünü duyduğunda hissettiklerini ancak şimdiki kelime haznesiyle ifade edebiliyordu; insanın kötülük yapmak için Şeytan’a ihtiyacı yoktu çünkü delirdiğinde savunmasız bir ihtiyarı öldürebilecek kadar ruh pisliğine sahipti.
Annesi kötü etkileneceğini düşünüp karşı çıksa da Gülizar’ın cenazesine katıldı Bora. Ölülerin cenaze törenlerinde sevdikleriyle son kez bir arada olduklarını ve insanlar ona eşlik ettiklerinde mutlu olduklarını duymuştu. Bir cenazeye katılmak ürkütse de Gülizar’ın ruhunu üzmek istemiyordu.
Cenaze namazı bittiğinde dedesi Seyfi’yle birlikte eve dönerken, yaşlı bir adam önlerini kesti. Fötr şapkasını göğsüne bastırmıştı ve gözlüklerinin ardındaki telaşlı gözlerle Seyfi’ye bakıyordu. Bastonu tutan buruşuk elleri korkudan titriyordu, gözlerinin etrafı kızarmıştı, kendini biraz kaybetse bir iskambil kulesi gibi yere yığılacaktı.
“İstasyonun arksındaki o harabe yüzünden!” dedi adam “Seneler evvel bitmesi lâzımdı. Yine oldu!”
“Alâkası yok Hikmet! Ferruh ne yapacağı belli olmayan aklı evvel herifin biriydi. O meseleleri hiç açma şimdi sırası değil!”
“Dün gece dolunay vardı Seyfi…”
“Yahu sekiz on günde bir olur dolunay!”
“Komiseri konuşurken duydum. Ferruh o evde kalmış. Sorgulanırken de intihar etmiş! Masaya kanıyla…”
“Hikmet, Allah’ını seversen çocuğun yanında konuştuğun şeye bak!” diye Hikmet’in sözünü kesti ve Bora’ya dönerek “Sen önden git, ben Hikmet amcanla bir şey konuşacağım.” Dedi.
Bora, kendini bildiğinden beri kontrol edemediği bir merak duygusuna sahipti. Gördüğü ve duyduğu bir çok şeyi merak ederdi. Bu merak bazen iyi sonuçlar doğururdu; kuşların nasıl uçtuğunu merak ettiği için on yaşında aerodinamik diye bir şeyin olduğu bilgisine sahipti. Bazen ise pek iyi sonuçlar doğurmazdı ve o gün merakının ilk kötü tecrübesini yaşadı.
Cenazenin üstünden saatler geçmişti. Gülizar’ın ölümü onu hâlâ üzüyordu ama ailesinden olmayan birinin ölümüne bütün gün yas tutamayacak kadar çocuktu. Seyfi ise balkonda oturuyordu. Yüzünde kötü bir duygunun ifadesi vardı. Üzüntü değildi, Gülizar ile ölümüne yas tutacak kadar samimi değildi, bir korku, bir telaş ifadesi vardı yüzünde. Hikmet kadar belli etmese de yüzünden okunuyordu telaşı.
Bora, Seyfi’nin yanına oturdu. Fahrettin Kerim Gökay Caddesi’nin hafiften gelen gürültüsü ve sokaktan zaman zaman geçen arabaların sesi dışında bir ses duyulmuyordu. Seyfi, Bora’yı görünce zoraki bir gülümseme takındı ve başını okşamaya başladı. Bora ise hâlâ dedesiyle Hikmet arasında geçen meseleyi merak ediyordu. Ama sormaya cesaret edemiyordu. Seyfi, merhametli olduğu kadar otoriter bir adamdı. Bugüne kadar ne anne-babası ne de o Seyfi’nin söylediklerine karşı çıkmamıştı. Şiddet kullanmaz, çok öfkelenmedikçe bağırıp çağırmazdı ama sözünü dinletmeyi başarırdı.
“Bir şey sorabilir miyim dede?” Cesaretini toplamak zor olsa da merakı cesaretsizliğinden daha fazlaydı.
“Sor tabi oğlum.”
“Camideki o amca neden söz ediyordu?”
“Boşver Bora. Bunak işte. Aklı bir karış havada ben de anlamadım.”
“Çok korkmuştu ama. O evden niye korkuyor? Ferruh niye kendini öldürmüş?”
“Ne yapacaksın oğlum bunları? Her naneyi de öğrenmeyiver!”
“Ama kötü bir şey varsa bilmem lâzım. Bileyim ki uzak durayım. Ne var o evde? Ferruh niye orada kalınca Gülizar teyzeyi öldürdü?”
Bora, yüzüne yediği tokatla neredeyse dengesini kaybedecekti. Yanağını tuttu, ağlamamak için kendini tutuyordu çünkü dedesi karşısında ağlanılmasından hoşlanmazdı. Seyfi, torununa tokat attığı için pişman olsa da öfkesi geçmemişti. Ona ilk defa bu kadar öfkeli bakıyordu.
“Bak Bora, bir daha ne o evi sorduğunu, ne merak ettiğini, ne önünden geçtiğini işitmeyeyim! Sil o evi şu kalın kafandan! Duyman gereken bir şey olsaydı senin yanında konuşurdum! Lüzumsuz şeyleri merak edip beni sinirlendirme! O evi de unut!”
Eğer çocukluğunda vazgeçtiği merakı on iki yıl sonra nüksetmeseydi, bu gece onun için arkadaşlarıyla eğlenip sarhoş olduğu sıradan-özel bir gece olarak kalacaktı.
Etrafı kontrol ettikten sonra yan apartmanın çöp konteynerini bahçe duvarının önüne çekti. Köşkte ne olduğunu merak ediyordu ama bu evi görmek istemesinin tek sebebi merak değildi.
Dedesine hiçbir zaman karşı gelmedi ve ölümünün üstünden beş yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kafasının içinde onun sesini duyuyordu. Sınavları kötü gittiğinde, dersleri veremediğinde, pişman olduğu bir şey yaptığında dedesinin azarları kafasının içinde yankılanıyordu. İçindeki Ses, Seyfi’nin ses tonuyla konuşuyordu.
Dedesinin yasakladığı bir şeyi yapmanın içindeki bu sesten kurtulmak için tek yol olduğunu düşündü. Böylece onun karşısındaki cesaretsizliği kırılacak ve Seyfi, Sahrayıcedit Mezarlığı’nda yatan bir aile büyüğü olarak kalacaktı.
Konteynerin üstüne çıkarken dizleri titriyordu. Dizleri titrediği için bir an dengesini kaybedip düşecek gibi olduysa da, dengesini toparladığında cesaretini kendine kanıtladığı için mutlu oldu.
Köşk üç katlıydı. Giriş katının pencereleri ve kapısı dışarıdan tahtalar çakılarak kapatılmıştı. İkinci ve üçüncü katların pencereleri yoktu. Bahçe yabani otlarla kaplıydı, hatta bahçe girişinden evin kapısına uzanan yol yabani otlar tarafından işgâl edilmişti. Çoktan paslanmış demir bir masa ve etrafındaki üç sandalye vardı yabani otların işgâl ettiği saksıların önünde, yıllar önce terk edildiklerini anlamak zor değildi.
İkinci katın pencere boşluğunda bir şeyin kımıldadığını fark etti. Siyah bir silüet hareket ediyordu. Doğaüstü olaylara dair bir inancı olmasa da elleri ve dizleri öncekinden daha şiddetli titriyordu. Bu gördüğünün bir göz yanılması olduğunu düşünüp gözlerini ovuşturduysa da işe yaramadı, silüet hâlâ oradaydı.
Bunun sarhoşluğun etkisi olduğunu düşündü. Belki de LSD’ydi. Seçil –partideki arkadaşlarından biri- LSD kullanıyor ve etrafındaki herkese methediyordu. Bora’yı bu şeye alıştırmak için içkisine koyabilecek bir karaktere sahipti. Gördüklerinin gerçek olmasındansa uyuşturucu etkisinde hayaller görüyor olmayı tercih ederdi.
Akıllı telefonunun fenerini pencere boşluğuna tuttu. Kımıldayan şeyin bir karabatak olduğunu görmek onu rahatlattı. Karabatak ışıktan rahatsız olmuş olacak ki, pencere boşluğundan çıktı ve evin çatısına konarak çığlıklar atmaya başladı. Bora hayatı boyunca görmüştü bu kuşları ama ilk defa bir karabatağın ötüşü onu ürkütüyordu. Belki duyduğu korkunun etkisindeydi, belki de bilinçaltında hâlâ dedesinin korkusunu taşıyordu ama bulduğu hiçbir açıklama duyduğu tuhaf korkuyu gidermiyordu.
Görülecek başka bir şey olmadığına karar verip aşağı indi ve ellerini cebine koyup evine doğru yürümeye başladı. Bir an önce uyumak istiyordu. Ertesi gün başında dayanılmaz bir ağrıyla uyanacağının farkındaydı ama bu gece çekeceği bütün ağrılara değmişti.
Tüm bunları düşünerek evine doğru ilerlerken, öfkeli bir köpek hırıltısı duydu. Arkasını döndüğünde Kerberus’un soyundan gelmiş gibi korkunç bir köpekle karşılaştı. Neredeyse bütün tüyleri dökülmüş, kalan siyah tüyleri gri derisinin üstünde birkaç yerde toplanmıştı. Gözlerinin ve dişlerinin parıltısı bir canavarınkini andırıyordu.
Köpeğin üstüne atlamaya yeltendiğini görünce zigzag çizerek koşmaya başladı. Köpekleri anlatan bir belgeselde zigzag çizen nesneleri takip etmekte zorlandıklarını öğrenmişti ve öğrendiği hiçbir şeyin doğruluğunu bu kadar arzulamamıştı. Köpekten kaçarken, kalp atışları, derin nefesleri ve sokağa vuran ayaklarının sesleri bile korkması için yeterliydi.
Sokağın sonuna geldiğinde köpeğin sesi kesildiyse dekoşmaya devam etti. Apartman kapısına geldiğinde köpeği etrafta görmeyince derin bir nefes alarak rahatladı. Bu geceyi bir an önce atlatmak, tüm bu tuhaf korkulara son vermek için evine çıktı ve üstünü bile değiştirmeden kendini yatağına bıraktı.
Nefes egzersizleri yaparak uykuya dalmayı denedi. Bu yöntemi yogayla ilgilenen eski sevgilisinden öğrenmişti. “Altı saniye nefes al, dört saniye tut, sekiz saniyede üfleyerek ver.” Uykusuzluk sorunu yaşadığında bu egzersizler işe yarıyordu. Nefesini verdikçe vücudunun hafiflediğini ve kafasının içindeki yumuşak bir elin beynine masaj yaptığını hissediyordu.
Üst komşunun kedisi Silvester’ın bağırdığını duydu. Onun çiftleşme çığlıklarına alışkındı ama bu sefer bir şeyden korkmuş gibi bağırıyordu. Silvester’ın çığlığı yankılanırken nefes egzersizlerine devam ediyordu ama üst katta yankılanan bu kulak tırmalayıcı ses onu uykusuz bırakmak için yeterliydi.
Yatağının yanındaki pencerenin çerçevesinden yere doğru siyah bir sıvı akıyordu. Ne olduğunu anlamak için dokunacak cesareti bulamadı kendinde. Korkudan sesinin kesildiğini ve nefesinin boğazında ağırlık yaptığını hissediyordu.
Boğazını bütün gücüyle titretti bağırabilmek için ama ağzından çıkan sadece bir fısıltıydı. Sıvı, döküldüğü yerde siyah bir dumana dönüşüyordu ve birikinti oluşturdukça odayı yangın dumanı gibi boğuk bir duman kaplıyordu.
Yerinden kalkmayı denediyse de vücudunu hareket ettiremiyordu. Silvester bağırmaya devam ediyordu, bir şeylerden korktuğunu anlamak zor değildi. Bora ise bütün gücünü vücuduna verip evdekileri uyandırmak ve bu evden çıkmak istiyordu.
Penceresinden akıp dumana dönüşen bu sıvının neden kaynaklandığı umurunda değildi, tek bildiği ondan korkması gerektiğiydi.
Duman bütün odasını doldurmuştu. Odanın içindeki eşyaları ve sokak lambasının ışığının yansıdığı duvarları görmek zorlaşıyordu.
Dumanın içinde bir şeyin hareket ettiğini fark etti. Büyük bir kuştu bu. Odanın içinde çember çizerek uçuyordu. Bora, bu kuşun kanatlarının rüzgârını yüzünde hissettikçe bu korkuyu daha fazla yaşamamak için ölmeyi diledi.
Dedesi haklı olmalıydı, o evde bilmemesi ve merak etmemesi gereken bir şeyler vardı. Kendine ne kadar cesur olduğunu kanıtlamak isterken bu muazzam korkuya boğulmanın pişmanlığını hissetti.
Odanın içinde uçan bu yaratığın bir martı olduğunu fark etti. Ama diğer martılardan farklıydı. Bir albatros büyüklüğündeydi ve tüyleri simsiyahtı.
Uyandığında neredeyse bir çığlık koparacaktı. Gerçekliğe dönse de gördüğü kâbusun etkisi geçmedi. Daha önce gördüğü hiçbir rüyayı bu kadar gerçek hissetmedi. Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştı ve uzun süre alkol kullanmaması gerektiğini düşündü. Başındaki dayanılmaz ağrı ve gördüğü kâbuslar, içkinin kendisine zararlı olduğunu anlaması için yeterliydi.
Fırına gitmek için evden çıktığında Kamuran ile karşılaştı. Kamuran, babası Erdinç’in çocukluk arkadaşıydı. Neşeli bir adamdı. Bora, Kamuran’ı kendini bildiğinden beri tanırdı, ilk defa böyle öfke ve hayal kırıklığıyla baktığına şahit oluyordu. Kamuran, Bora’ya yanına gelmesini işaret etti.
“Ne oldu abi?” diye sordu Bora “Bir şeye sinirlenmiş gibisin?”
“Boracığım dün ne yapıyordun sen orada?”
“Nerede?”
“Biliyorsun nerede olduğunu! Seni gördüm dün. Balkonda çay içiyordum. Peşinden süvari kovalıyor gibi koşuyordun. Ne tesadüf, çöp tenekesi de beş numaralı evin önündeydi!”
“Dün gece sarhoştum abi biraz.”
“Eee?”
“İşte orada biraz dinlendim. Çok yorgundum. Giderken gözüme ilişti ev. Ben de bir bakayım dedim. İndiğimde de nereden çıktıysa bir köpek vardı. Üstüme saldırdı. Sokağın sonuna kadar kovaladı beni.”
“Köpek möpek yoktu oğlum!”
“Abi nasıl yoktu ya! Peşimdeydi hayvan!”
“Benim balkon o sokağı görüyor biliyorsun. Köpek falan yoktu! Sana bağırdım duymadın! Bütün mahalle ‘Bora, Bora’ diye inledi duymadın! Deden seni uyarmadı mı o köşkle ilgili?”
“Uyardı da abi ne bileyim işte!”
“Neyi ne bileyim! Şu merakından vazgeçmeyecek misin sen?”
Kamuran bunları söyledikten sonra Bora’nın omzunu tuttu ve “Seni evladım gibi severim bilirsin” dedi yumuşak bir sesle “Doğduğun gün hastanedeydim. Elimde büyüdün. Benim rahmetli Seyfi Abi’nin elinde babanla birlikte büyüdüğüm gibi. Sen benim ailemsin, evladımsın! Bir şeyden uzak durmanı istiyorsam o senin menfaatin içindir. Şüphen var mı bu konuda?”
“Yok abi estafurullah.”
“O zaman bir daha yaklaşma o eve. Bilmediğin, anlayamayacağın bir şeyler var ve anlayacak duruma gelmen senin menfaatine olmaz. Batıl inanç mı dersin, doğaüstü mü dersin ne dersen de. Üstünde birazcık hatırım varsa o evden uzak dur. Zaten iyi kötü anlamışsındır sebebini. Neyse, ben şimdi işe gidiyorum. Bir şey diyor musun?”
“Yok abi.”
“Tamam, o zaman görüşürüz. Dediklerimi unutma.”
Bora, tüm bunların deli saçması olduğuna kendini inandırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Evden uzak durmaya karar verdi. Gördükleri sanrı da gerçek de olsa o evden uzak durmak yararına olacaktı.
Eğer Kamuran’la konuşmasaydı tüm gördüklerini birer sarhoşluk sanrısı ya da kâbus zannetmek gibi bir şansı olacaktı, ama şimdi o evde algılayabileceğinin ve kabullenebileceğinin dışında bir şeyler olduğunu biliyor ve bu durum onu korkutuyordu.
Eve döndüğünde Erdinç ve kız kardeşi Olcay kahvaltı masasında oturuyor, annesi Nurgül de sofrayı hazırlıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışsa da duyduğu korku yüzüne yansımıştı. “Ne oldu abi?” diye sordu Olcay “Hiç iyi görünmüyorsun.”
“Dün içkiyi fazla kaçırmışım. Başım ağrıyor.”
“Ağzınla içmeyi bir türlü öğretemedik sana zaten” dedi Erdinç “Ne zaman içsen oran buran ağrıyana kadar sarhoş oluyorsun.”
Cevap vermedi ve sofraya oturdu. Ailesinin tuhaf bakışlarını üzerinde hissetse de görmezlikten gelmeye çalışıyordu. Olcay’ın da yorgun göründüğünü fark etti. Devamlı gözlerini ovuşturuyor ve bayılacak gibi oluyordu.
“Uyuyamadın mı?” diye sordu Bora.
“Gece yarısı uyandım. Silvester sağ olsun uyutmadı bir türlü. Hayvana ne yapıyorlarsa artık yukarıda, böyle feryat duymadım!”
Gördüğü kâbus kafasında dönüp duruyordu. Olcay, Silvester’dan bahsedince odasını kaplayan siyah duman ve martı gözünde canlandı. Tüm bunları bir an önce unutabilmeye çalışıyorsa da aklını gördüklerinden kurtaramıyordu.
“Odada bir şey içtin mi dün gece?” diye sordu Nurgül.
“Yoo. Neden sordun ki?”
“Ne bileyim. Odan felâket is kokuyor. Bir de pencerenin kenarında rutubet izi gibi bir iz var. Bir şey dökülmüş sanki. Hayır, üstte, yanda banyo falan yok ki rutubet olsun. Anlamadım ne olduğunu.”
Bora bunu duyduktan sonra vücudundan soğuk terler boşaldığını hissetti. Kolları ve bacakları karıncalandı, eli çatalı tutamayacak kadar güçsüzleşti ve gözleri kararmaya başladı. Erdinç onu düşmemesi için tutarken Nurgül ellerini kavrıyor ve Olcay, yüzünde telaşlı bir ifadeyle telefonda konuşuyordu. Gözleri tamamen kararmadan önce gördüğü son şey bu oldu.
İstasyonun tüneline inen gökkuşağı rengine boyanmış merdivenlere çöktüğünde vücudunda dayanılmaz bir yorgunluk hissediyordu. Renkler ve sesler bulanıklaşınca içkiyi fazla kaçırdığını anladı ve doğum günü ritüeline devam eden arkadaşlarına veda edip bardan ayrıldı.
“Çok içtin oğlum Bora” diye söylendi kendi kendine. Evi bir sokak ötedeydi ama yürümeye devam edemeyecek kadar yorgundu. Beyni bir deniz, bilinci denizin fırtınasında sallanan bir gemi gibiydi. Sarhoşlukta yürümek fırtınalı bir denizde yol almak kadar zordu.
Yeterince dinlendiğine karar verdiğinde saat dördü otuz iki geçiyordu. Gökyüzü, sabahın alacasından önceki son zifiri karanlığındaydı. Dolunay, şehrin üzerinde yükseliyordu. Dünyanın dışında değil de yeryüzünün tavanında asılı gibiydi. Kanatlı at takımyıldızı, geceyi körleştiren şehir ışıklarına ve dumanlarına rağmen gökyüzünde parlıyordu.
Evine yürürken gözü beş numaradaki terk edilmiş köşke ilişti. Eskiden olduğu gibi yıkık dökük, bakımsız ve ürkütücüydü. Betonun şehre küf mantarı gibi yayıldığı zamanlarda yerini dairelerinin yüksek fiyatlarla satıldığı bir apartmana bırakmamış olması mucizeydi.
Bu unutulmuş sokak Gülizar’ın öldürüldüğü gecenin ertesinde hiç olmadığı kadar kalabalıktı. Bora o günü unutamıyordu. Küçük trafonun önüne bir canlı yayın aracı ve birkaç polis arabası park etmişti. Gazeteciler ve polisler sağa sola koşturuyor, bir Kanal D muhabiri canlı yayında Gülizar Ayşe Demir cinayetini anlatıyordu. Bora, yetişkinlerin ağlayabildiğine o gün şahit olmuştu.
Gülizar’ın öldürüldüğünü duyduğunda hissettiklerini ancak şimdiki kelime haznesiyle ifade edebiliyordu; insanın kötülük yapmak için Şeytan’a ihtiyacı yoktu çünkü delirdiğinde savunmasız bir ihtiyarı öldürebilecek kadar ruh pisliğine sahipti.
Annesi kötü etkileneceğini düşünüp karşı çıksa da Gülizar’ın cenazesine katıldı Bora. Ölülerin cenaze törenlerinde sevdikleriyle son kez bir arada olduklarını ve insanlar ona eşlik ettiklerinde mutlu olduklarını duymuştu. Bir cenazeye katılmak ürkütse de Gülizar’ın ruhunu üzmek istemiyordu.
Cenaze namazı bittiğinde dedesi Seyfi’yle birlikte eve dönerken, yaşlı bir adam önlerini kesti. Fötr şapkasını göğsüne bastırmıştı ve gözlüklerinin ardındaki telaşlı gözlerle Seyfi’ye bakıyordu. Bastonu tutan buruşuk elleri korkudan titriyordu, gözlerinin etrafı kızarmıştı, kendini biraz kaybetse bir iskambil kulesi gibi yere yığılacaktı.
“İstasyonun arksındaki o harabe yüzünden!” dedi adam “Seneler evvel bitmesi lâzımdı. Yine oldu!”
“Alâkası yok Hikmet! Ferruh ne yapacağı belli olmayan aklı evvel herifin biriydi. O meseleleri hiç açma şimdi sırası değil!”
“Dün gece dolunay vardı Seyfi…”
“Yahu sekiz on günde bir olur dolunay!”
“Komiseri konuşurken duydum. Ferruh o evde kalmış. Sorgulanırken de intihar etmiş! Masaya kanıyla…”
“Hikmet, Allah’ını seversen çocuğun yanında konuştuğun şeye bak!” diye Hikmet’in sözünü kesti ve Bora’ya dönerek “Sen önden git, ben Hikmet amcanla bir şey konuşacağım.” Dedi.
Bora, kendini bildiğinden beri kontrol edemediği bir merak duygusuna sahipti. Gördüğü ve duyduğu bir çok şeyi merak ederdi. Bu merak bazen iyi sonuçlar doğururdu; kuşların nasıl uçtuğunu merak ettiği için on yaşında aerodinamik diye bir şeyin olduğu bilgisine sahipti. Bazen ise pek iyi sonuçlar doğurmazdı ve o gün merakının ilk kötü tecrübesini yaşadı.
Cenazenin üstünden saatler geçmişti. Gülizar’ın ölümü onu hâlâ üzüyordu ama ailesinden olmayan birinin ölümüne bütün gün yas tutamayacak kadar çocuktu. Seyfi ise balkonda oturuyordu. Yüzünde kötü bir duygunun ifadesi vardı. Üzüntü değildi, Gülizar ile ölümüne yas tutacak kadar samimi değildi, bir korku, bir telaş ifadesi vardı yüzünde. Hikmet kadar belli etmese de yüzünden okunuyordu telaşı.
Bora, Seyfi’nin yanına oturdu. Fahrettin Kerim Gökay Caddesi’nin hafiften gelen gürültüsü ve sokaktan zaman zaman geçen arabaların sesi dışında bir ses duyulmuyordu. Seyfi, Bora’yı görünce zoraki bir gülümseme takındı ve başını okşamaya başladı. Bora ise hâlâ dedesiyle Hikmet arasında geçen meseleyi merak ediyordu. Ama sormaya cesaret edemiyordu. Seyfi, merhametli olduğu kadar otoriter bir adamdı. Bugüne kadar ne anne-babası ne de o Seyfi’nin söylediklerine karşı çıkmamıştı. Şiddet kullanmaz, çok öfkelenmedikçe bağırıp çağırmazdı ama sözünü dinletmeyi başarırdı.
“Bir şey sorabilir miyim dede?” Cesaretini toplamak zor olsa da merakı cesaretsizliğinden daha fazlaydı.
“Sor tabi oğlum.”
“Camideki o amca neden söz ediyordu?”
“Boşver Bora. Bunak işte. Aklı bir karış havada ben de anlamadım.”
“Çok korkmuştu ama. O evden niye korkuyor? Ferruh niye kendini öldürmüş?”
“Ne yapacaksın oğlum bunları? Her naneyi de öğrenmeyiver!”
“Ama kötü bir şey varsa bilmem lâzım. Bileyim ki uzak durayım. Ne var o evde? Ferruh niye orada kalınca Gülizar teyzeyi öldürdü?”
Bora, yüzüne yediği tokatla neredeyse dengesini kaybedecekti. Yanağını tuttu, ağlamamak için kendini tutuyordu çünkü dedesi karşısında ağlanılmasından hoşlanmazdı. Seyfi, torununa tokat attığı için pişman olsa da öfkesi geçmemişti. Ona ilk defa bu kadar öfkeli bakıyordu.
“Bak Bora, bir daha ne o evi sorduğunu, ne merak ettiğini, ne önünden geçtiğini işitmeyeyim! Sil o evi şu kalın kafandan! Duyman gereken bir şey olsaydı senin yanında konuşurdum! Lüzumsuz şeyleri merak edip beni sinirlendirme! O evi de unut!”
Eğer çocukluğunda vazgeçtiği merakı on iki yıl sonra nüksetmeseydi, bu gece onun için arkadaşlarıyla eğlenip sarhoş olduğu sıradan-özel bir gece olarak kalacaktı.
Etrafı kontrol ettikten sonra yan apartmanın çöp konteynerini bahçe duvarının önüne çekti. Köşkte ne olduğunu merak ediyordu ama bu evi görmek istemesinin tek sebebi merak değildi.
Dedesine hiçbir zaman karşı gelmedi ve ölümünün üstünden beş yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kafasının içinde onun sesini duyuyordu. Sınavları kötü gittiğinde, dersleri veremediğinde, pişman olduğu bir şey yaptığında dedesinin azarları kafasının içinde yankılanıyordu. İçindeki Ses, Seyfi’nin ses tonuyla konuşuyordu.
Dedesinin yasakladığı bir şeyi yapmanın içindeki bu sesten kurtulmak için tek yol olduğunu düşündü. Böylece onun karşısındaki cesaretsizliği kırılacak ve Seyfi, Sahrayıcedit Mezarlığı’nda yatan bir aile büyüğü olarak kalacaktı.
Konteynerin üstüne çıkarken dizleri titriyordu. Dizleri titrediği için bir an dengesini kaybedip düşecek gibi olduysa da, dengesini toparladığında cesaretini kendine kanıtladığı için mutlu oldu.
Köşk üç katlıydı. Giriş katının pencereleri ve kapısı dışarıdan tahtalar çakılarak kapatılmıştı. İkinci ve üçüncü katların pencereleri yoktu. Bahçe yabani otlarla kaplıydı, hatta bahçe girişinden evin kapısına uzanan yol yabani otlar tarafından işgâl edilmişti. Çoktan paslanmış demir bir masa ve etrafındaki üç sandalye vardı yabani otların işgâl ettiği saksıların önünde, yıllar önce terk edildiklerini anlamak zor değildi.
İkinci katın pencere boşluğunda bir şeyin kımıldadığını fark etti. Siyah bir silüet hareket ediyordu. Doğaüstü olaylara dair bir inancı olmasa da elleri ve dizleri öncekinden daha şiddetli titriyordu. Bu gördüğünün bir göz yanılması olduğunu düşünüp gözlerini ovuşturduysa da işe yaramadı, silüet hâlâ oradaydı.
Bunun sarhoşluğun etkisi olduğunu düşündü. Belki de LSD’ydi. Seçil –partideki arkadaşlarından biri- LSD kullanıyor ve etrafındaki herkese methediyordu. Bora’yı bu şeye alıştırmak için içkisine koyabilecek bir karaktere sahipti. Gördüklerinin gerçek olmasındansa uyuşturucu etkisinde hayaller görüyor olmayı tercih ederdi.
Akıllı telefonunun fenerini pencere boşluğuna tuttu. Kımıldayan şeyin bir karabatak olduğunu görmek onu rahatlattı. Karabatak ışıktan rahatsız olmuş olacak ki, pencere boşluğundan çıktı ve evin çatısına konarak çığlıklar atmaya başladı. Bora hayatı boyunca görmüştü bu kuşları ama ilk defa bir karabatağın ötüşü onu ürkütüyordu. Belki duyduğu korkunun etkisindeydi, belki de bilinçaltında hâlâ dedesinin korkusunu taşıyordu ama bulduğu hiçbir açıklama duyduğu tuhaf korkuyu gidermiyordu.
Görülecek başka bir şey olmadığına karar verip aşağı indi ve ellerini cebine koyup evine doğru yürümeye başladı. Bir an önce uyumak istiyordu. Ertesi gün başında dayanılmaz bir ağrıyla uyanacağının farkındaydı ama bu gece çekeceği bütün ağrılara değmişti.
Tüm bunları düşünerek evine doğru ilerlerken, öfkeli bir köpek hırıltısı duydu. Arkasını döndüğünde Kerberus’un soyundan gelmiş gibi korkunç bir köpekle karşılaştı. Neredeyse bütün tüyleri dökülmüş, kalan siyah tüyleri gri derisinin üstünde birkaç yerde toplanmıştı. Gözlerinin ve dişlerinin parıltısı bir canavarınkini andırıyordu.
Köpeğin üstüne atlamaya yeltendiğini görünce zigzag çizerek koşmaya başladı. Köpekleri anlatan bir belgeselde zigzag çizen nesneleri takip etmekte zorlandıklarını öğrenmişti ve öğrendiği hiçbir şeyin doğruluğunu bu kadar arzulamamıştı. Köpekten kaçarken, kalp atışları, derin nefesleri ve sokağa vuran ayaklarının sesleri bile korkması için yeterliydi.
Sokağın sonuna geldiğinde köpeğin sesi kesildiyse dekoşmaya devam etti. Apartman kapısına geldiğinde köpeği etrafta görmeyince derin bir nefes alarak rahatladı. Bu geceyi bir an önce atlatmak, tüm bu tuhaf korkulara son vermek için evine çıktı ve üstünü bile değiştirmeden kendini yatağına bıraktı.
Nefes egzersizleri yaparak uykuya dalmayı denedi. Bu yöntemi yogayla ilgilenen eski sevgilisinden öğrenmişti. “Altı saniye nefes al, dört saniye tut, sekiz saniyede üfleyerek ver.” Uykusuzluk sorunu yaşadığında bu egzersizler işe yarıyordu. Nefesini verdikçe vücudunun hafiflediğini ve kafasının içindeki yumuşak bir elin beynine masaj yaptığını hissediyordu.
Üst komşunun kedisi Silvester’ın bağırdığını duydu. Onun çiftleşme çığlıklarına alışkındı ama bu sefer bir şeyden korkmuş gibi bağırıyordu. Silvester’ın çığlığı yankılanırken nefes egzersizlerine devam ediyordu ama üst katta yankılanan bu kulak tırmalayıcı ses onu uykusuz bırakmak için yeterliydi.
Yatağının yanındaki pencerenin çerçevesinden yere doğru siyah bir sıvı akıyordu. Ne olduğunu anlamak için dokunacak cesareti bulamadı kendinde. Korkudan sesinin kesildiğini ve nefesinin boğazında ağırlık yaptığını hissediyordu.
Boğazını bütün gücüyle titretti bağırabilmek için ama ağzından çıkan sadece bir fısıltıydı. Sıvı, döküldüğü yerde siyah bir dumana dönüşüyordu ve birikinti oluşturdukça odayı yangın dumanı gibi boğuk bir duman kaplıyordu.
Yerinden kalkmayı denediyse de vücudunu hareket ettiremiyordu. Silvester bağırmaya devam ediyordu, bir şeylerden korktuğunu anlamak zor değildi. Bora ise bütün gücünü vücuduna verip evdekileri uyandırmak ve bu evden çıkmak istiyordu.
Penceresinden akıp dumana dönüşen bu sıvının neden kaynaklandığı umurunda değildi, tek bildiği ondan korkması gerektiğiydi.
Duman bütün odasını doldurmuştu. Odanın içindeki eşyaları ve sokak lambasının ışığının yansıdığı duvarları görmek zorlaşıyordu.
Dumanın içinde bir şeyin hareket ettiğini fark etti. Büyük bir kuştu bu. Odanın içinde çember çizerek uçuyordu. Bora, bu kuşun kanatlarının rüzgârını yüzünde hissettikçe bu korkuyu daha fazla yaşamamak için ölmeyi diledi.
Dedesi haklı olmalıydı, o evde bilmemesi ve merak etmemesi gereken bir şeyler vardı. Kendine ne kadar cesur olduğunu kanıtlamak isterken bu muazzam korkuya boğulmanın pişmanlığını hissetti.
Odanın içinde uçan bu yaratığın bir martı olduğunu fark etti. Ama diğer martılardan farklıydı. Bir albatros büyüklüğündeydi ve tüyleri simsiyahtı.
Uyandığında neredeyse bir çığlık koparacaktı. Gerçekliğe dönse de gördüğü kâbusun etkisi geçmedi. Daha önce gördüğü hiçbir rüyayı bu kadar gerçek hissetmedi. Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştı ve uzun süre alkol kullanmaması gerektiğini düşündü. Başındaki dayanılmaz ağrı ve gördüğü kâbuslar, içkinin kendisine zararlı olduğunu anlaması için yeterliydi.
Fırına gitmek için evden çıktığında Kamuran ile karşılaştı. Kamuran, babası Erdinç’in çocukluk arkadaşıydı. Neşeli bir adamdı. Bora, Kamuran’ı kendini bildiğinden beri tanırdı, ilk defa böyle öfke ve hayal kırıklığıyla baktığına şahit oluyordu. Kamuran, Bora’ya yanına gelmesini işaret etti.
“Ne oldu abi?” diye sordu Bora “Bir şeye sinirlenmiş gibisin?”
“Boracığım dün ne yapıyordun sen orada?”
“Nerede?”
“Biliyorsun nerede olduğunu! Seni gördüm dün. Balkonda çay içiyordum. Peşinden süvari kovalıyor gibi koşuyordun. Ne tesadüf, çöp tenekesi de beş numaralı evin önündeydi!”
“Dün gece sarhoştum abi biraz.”
“Eee?”
“İşte orada biraz dinlendim. Çok yorgundum. Giderken gözüme ilişti ev. Ben de bir bakayım dedim. İndiğimde de nereden çıktıysa bir köpek vardı. Üstüme saldırdı. Sokağın sonuna kadar kovaladı beni.”
“Köpek möpek yoktu oğlum!”
“Abi nasıl yoktu ya! Peşimdeydi hayvan!”
“Benim balkon o sokağı görüyor biliyorsun. Köpek falan yoktu! Sana bağırdım duymadın! Bütün mahalle ‘Bora, Bora’ diye inledi duymadın! Deden seni uyarmadı mı o köşkle ilgili?”
“Uyardı da abi ne bileyim işte!”
“Neyi ne bileyim! Şu merakından vazgeçmeyecek misin sen?”
Kamuran bunları söyledikten sonra Bora’nın omzunu tuttu ve “Seni evladım gibi severim bilirsin” dedi yumuşak bir sesle “Doğduğun gün hastanedeydim. Elimde büyüdün. Benim rahmetli Seyfi Abi’nin elinde babanla birlikte büyüdüğüm gibi. Sen benim ailemsin, evladımsın! Bir şeyden uzak durmanı istiyorsam o senin menfaatin içindir. Şüphen var mı bu konuda?”
“Yok abi estafurullah.”
“O zaman bir daha yaklaşma o eve. Bilmediğin, anlayamayacağın bir şeyler var ve anlayacak duruma gelmen senin menfaatine olmaz. Batıl inanç mı dersin, doğaüstü mü dersin ne dersen de. Üstünde birazcık hatırım varsa o evden uzak dur. Zaten iyi kötü anlamışsındır sebebini. Neyse, ben şimdi işe gidiyorum. Bir şey diyor musun?”
“Yok abi.”
“Tamam, o zaman görüşürüz. Dediklerimi unutma.”
Bora, tüm bunların deli saçması olduğuna kendini inandırmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Evden uzak durmaya karar verdi. Gördükleri sanrı da gerçek de olsa o evden uzak durmak yararına olacaktı.
Eğer Kamuran’la konuşmasaydı tüm gördüklerini birer sarhoşluk sanrısı ya da kâbus zannetmek gibi bir şansı olacaktı, ama şimdi o evde algılayabileceğinin ve kabullenebileceğinin dışında bir şeyler olduğunu biliyor ve bu durum onu korkutuyordu.
Eve döndüğünde Erdinç ve kız kardeşi Olcay kahvaltı masasında oturuyor, annesi Nurgül de sofrayı hazırlıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışsa da duyduğu korku yüzüne yansımıştı. “Ne oldu abi?” diye sordu Olcay “Hiç iyi görünmüyorsun.”
“Dün içkiyi fazla kaçırmışım. Başım ağrıyor.”
“Ağzınla içmeyi bir türlü öğretemedik sana zaten” dedi Erdinç “Ne zaman içsen oran buran ağrıyana kadar sarhoş oluyorsun.”
Cevap vermedi ve sofraya oturdu. Ailesinin tuhaf bakışlarını üzerinde hissetse de görmezlikten gelmeye çalışıyordu. Olcay’ın da yorgun göründüğünü fark etti. Devamlı gözlerini ovuşturuyor ve bayılacak gibi oluyordu.
“Uyuyamadın mı?” diye sordu Bora.
“Gece yarısı uyandım. Silvester sağ olsun uyutmadı bir türlü. Hayvana ne yapıyorlarsa artık yukarıda, böyle feryat duymadım!”
Gördüğü kâbus kafasında dönüp duruyordu. Olcay, Silvester’dan bahsedince odasını kaplayan siyah duman ve martı gözünde canlandı. Tüm bunları bir an önce unutabilmeye çalışıyorsa da aklını gördüklerinden kurtaramıyordu.
“Odada bir şey içtin mi dün gece?” diye sordu Nurgül.
“Yoo. Neden sordun ki?”
“Ne bileyim. Odan felâket is kokuyor. Bir de pencerenin kenarında rutubet izi gibi bir iz var. Bir şey dökülmüş sanki. Hayır, üstte, yanda banyo falan yok ki rutubet olsun. Anlamadım ne olduğunu.”
Bora bunu duyduktan sonra vücudundan soğuk terler boşaldığını hissetti. Kolları ve bacakları karıncalandı, eli çatalı tutamayacak kadar güçsüzleşti ve gözleri kararmaya başladı. Erdinç onu düşmemesi için tutarken Nurgül ellerini kavrıyor ve Olcay, yüzünde telaşlı bir ifadeyle telefonda konuşuyordu. Gözleri tamamen kararmadan önce gördüğü son şey bu oldu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder