Karanlıktan korkanlar gecenin güzelliğinden habersizlerdir. Şehirleri ve insanları hiç olmadıkları kadar güzel kılan gecedir. Toprağın üstünde bir veba salgını gibi yayılan taş ve demir yığınlarını birer mücevhere dönüştürür gece -bu yüzdendir şehirlerin karanlıktaki güzelliği- ve insanların yüzlerine vuran sahte ışığı yok eder. Işıltılı görünümlerine tapanlar yokluklarıyla ödüllendirirler geceyi, gecenin huzuru bu yüzdendir.
****
İnsanların tasavvurundaki bütün kötülüklerin evidir gece. Ruhların ve iblislerin sığınağıdır gece kimileri için, korku ve kâbusun eş anlamlısıdır. Uykuları bölündüğünde korktukları, korkuları için yarattıkları hayali pusuların arasında kaldıkları zamandır. Bu insanlar uykuları bölündüğünde köşeye çekilirler ve güneşin doğup iblislerin yok olmasını beklerler. Oysa bilmezler ki korkacak bir şey yoktur gecede, çünkü gündüzün sahte parıltısı ardında saklananlar yarattıkları ecinnilerden daha korkunçtur.
****
Sesler ve görüntüler, karanlık bastırdığında anlamını yitirir. İnsanın bütün gün zihninde tuttukları karanlıkta her yere yansır. Gökyüzü hayallerin, sonu görünmeyen duvarlar bir kadının gözlerinin yansıdığı yerler oluverir. İnsanı esir alan gerçeği bitirir gece, korkunç ve huzur verici hayallerin başlangıcıdır, bu yüzden geceleri yaşayanlar güneşin doğmasını istemezler.
****
Gündüzün bütün renkleri, görkemini gece sancılarına borçludur. Tohumların büyüdüğü zamandır gece. Kimileri için hayattan ve zamanda arta kalan bir karanlıktan ibarettir, ancak -onun büyüsüne kapılanlar bilirler ki- gece hayatın kendisidir. İnsanın yalnız kaldığı ve ruhun kendini görebildiği nadide zamandır gece.
****
Karanlık bastırınca kötülüklerin dünyaya yayıldığını söylerler, oysa korktukları gündüz kurdukları sahte dünyanın dışında kalanlardır. Böbürlenişler ve korku arasında geçen hayatlarında kendilerini görebilselerdi, gecenin korkutucuğundan ve kâbuslarından, karanlığın sorumlu olmadığını fark ederlerdi. Yazıktır ki korku arttıkça yıldızlar büyüsünü kaybetti.
Yüzlerinde
–hâlâ yaşıyorlarmış gibi- bir korku ve şaşkınlık
Çünkü
masumlar ölüyken bile, öfkeli olamayacak kadar
…ve
uğruna çocuklarını öldürdüğün tanrılar
Yokluklarıyla
sana bir ızdırap bıraktılar
Nehir okyanusa dökülüyor –karanlık
ve sessiz-
Bir yok oluşa şahit olmuş
gökyüzü ve dağlar
Denize karışırken –kimsenin
olamadığı kadar- iki masum beden
Bir kadın artık
konuşulmayan bir dilde ağlar
****
La Llorona bir Latin Amerika masalıdır. La Malinchi adlı bir Aztek kızı, Herman Cortez adlı bir köle tüccarına satılmış ve ondan iki çocuğu olmuştur. Cortez, çocukları İspanya'ya götürmek ister, tanrılar da La Malinchi ile konuşup eğer çocuklar giderlerse döndüklerinde halkının felaketi olacaklarını söylerler. La Malinchi de çocukları nehre götürüp boğar, daha sonra ağlayarak nehir kıyısında çocuklarını aramaya başlar böylece La Llorona (ağlayan kadın) olur. Meksika'da gece yarıları çocukların dışarı çıkmasına, nehirlere yaklaşmasına izin vermezler çünkü La Llorona'nın onları kendi çocukları zannedip alıkoyacağına inanırlar.
Medeniyete bulaşmış hemen hemen her kültürde bilge imajı aynıdır. Dağlarda, deniz kıyılarında, ormanlarda yaşayan, insanların topluca yaşadıkları yerlerden uzak duran ve hayatın anlamını kendi başlarına kalarak bulmaya çalışan insanlardır. Diğerlerinin kendi benliklerine ulaşırken kalabalık ve gürültü etmelerini istemezler. Ancak uzak durmalarının bir sebebi de insanların arasında aşağılanmalara ve alaylara katlanmak zorunda olduklarını bilmeleridir.
Neyzen Tevfik farklıdır. O insanların arasında bir serseri, bir maskara olmayı tercih eder. Hakikat anlayışı ona insanlardan uzak kalmasını değil, onları hicvetmesini gerektirir. Diyojen Atina sokaklarında elinde fenerle dürüst insan ararken, Neyzen bu umudunu çoktan kaybettiği için küfreder.
Çocukluk yıllarında saz şairlerinden duyduğu hikayeler şiire ilgi duymasını sağlar ancak asıl dönüm noktası Berber Kâzım ile tanışmasıdır. Ondan Ney dersleri almaya başlar. Bu sırada sara nöbetleri arttığı için ailesi bunu ney sesinden etkilenmesine bağlar, ancak altı ay sonra gittiği bir doktor, üstüne gidilmemesi ve istediklerini yapması için serbest bırakılması gerektiğini söyler. Böylece ney ile daha çok ilgilenmeye fırsat bulur. Yatılı olarak İzmir İdadisi'ne gönderilir. O sıralar istibdat yönetiminin aydınları sürgün ettiği yer olan İzmir'de Tokadizade Şekip, Tevfik Nevzat, Ruhi Baba ve Şair Eşref gibi pek çok ünlü isimle tanışır. Şair Eşref'in Neyzen'in hicve ilgi duymasını sağlamış, Neyzen'in ilk şiiri de bu günlerde yayınlanmıştır.
Tekkeler ve meyhaneler arasında bir hayatı vardır Neyzen'in. Bir Mevlevi dervişidir, inançlıdır, ama inancı putu olarak değil özü olarak görür. Bir nevi En'el Hakk felsefesini benimser, ona göre Buda'yı aydınlatan, Shakespire'i dile getiren ve Rousseau'da temiz bir vicdan olarak görünen, kendisini bir Neyzen yapan kuvvet ile aynıdır. Tanrıyla ara sıra kavga eder ancak toplumun sahtekârlığı ve yavanlığı onun için daha büyük bir sorundur. Yakınlarının ısrarıyla pikap doldurmuşluğu ve kitap çıkarmışlığı vardır ancak bunlardan kazandığı paranın yüzüne bile bakmaz. Eline geçen para rakının yanındaki mezesine bile yetmemektedir. Bir çok insanı ilahı hâline gelen şey, onun pek umurunda değildir.
Şimdi de kalmadı nakdin nazarımda kadri, Kirli ellerde görünce paradan iğrendim!
Kadıköy'den Beşiktaş'a vapur parası olmadığı için elindeki Hamlet'i Fenerbahçe'de satmışlığı vardır. Bir çok insanın korktuğu, yaşamamak için çırpındığı hayatı yaşar, ancak fakir değildir çünkü bir lokma ve bir hırkadan fazlasına sahip olmadığı için hayıflanmaz. Bir ara Mustafa Kemal'i öven şiirler yazsa da iktidarla arası genellikle iyi değildir. Toplumun peşinden gittiği heyulalar onun için teneke tıngırtısından farksızdır. İzmir'de geçirdiği yılların ve orada tanıştığı sürgündeki insanların etkisinden olsa gerek, ilk siyasi hicvi Abdülhamit üzerinedir. Abdülhamit'in Ağzından Bir Nutk-u Humayun şiirinde onun engizisyondan, Cengiz'den ve Yezid'den daha büyük bir zorba olduğunu söyler. Uzun süre moda olan Turancılık akımıyla da arası pek iyi değildir. Ne zaman biri yeni Osmanlı'dan ve büyüyen, süper güç olan Türkiye'den bahsetse aklıma Neyzen'in turancıları hicvettiği şu dizeler gelir:
Nâfia emredecek şimdi mühendis Agob’a, Bir tünel açmak için şöyle Kutub'dan Kutub’a, Köprü inşası için lazım olan hayli duba, Vükelâ Meclisi’nin boş kafasından olacak!
İstibdat'tan işgal yıllarına, İttihat Terakki'den Kemalist iktidara kadar bütün iktidarları hicvetmiş ve onu tanıyan üst düzey memurların deyimiyle işe yaramaz bir serseri olmanın gereğini yerine getirmiştir.
Bana göre Neyzen Tevfik, bilinen bohem portresinden biraz farklıdır. Toplumla kavgalı olduğu kadar kendiyle de kavgalıdır ve hayatı bu kavganın üzerine kuruludur. Kavgalı olduklarıyla kaçmaktansa onları hicvetmeyi tercih eder. Kendisi olmak ve insanların ona bakışlarını önemsememek onu neşeli bir hâle getirir, bundan duyduğu keyif şiirlerinde fark edilir. Ancak azaptadır da. Çünkü o sadece bir kavga ve reddediş içinde değil, aynı zamanda bir arayış içindedir.
Neyzen Tevfik için kısaca Mukaddes Azapta Bir Serseri diyebilirim. O, derinleştikçe sadeleşen insanlardan biridir ve Neyzen Tevfik oluşunu buna borçludur.
Bu arada, yıllardır internette dolaşan Be Hey Dürzü adlı ucube kendisine ait değil.
İnsanoğlu pullarını ve boyasını görmek için aynanın karşısına geçtiği kadar ruhunu görmek çabasına girseydi, şimdikinden daha güvenilir olabilirdi. İnsanın tek varlığı olan beden zamanla o kadar aşağılık bir hâle geldi ki bedenin ötesinde dünyalar aramaya başladık. Bir yerde okumuştum: sütün, balın safı övülürken insanın safı bu çağın soytarısı hâline gelmiştir! Aynada kendimizi düzelterek, çağın soytarısı olmaktan kurtulduk belki ama sokaklarımızın özgür insanları olmak yerine mâlikanelerin ve sarayların köleleri hâline geldik.
Ruhu kaybettikten sonra her şey daha trajikleşti.
Faust kendini cehennemde bulacağı bir serüvene giriştiğinde ruhunu tatmin etmenin peşindeydi. Çağımızın insanı ruhunu çoktan sattı, üstelik cehennemde yaşamak için serüvenin bitmesini beklemesine gerek yok! Senden bahsediyorum. Gözlerindeki perdeyi indirdiğin an kendini cehennemde bulmadın mı?
Benim meselem de bu işte. Ruhum... Bir kahraman değilim, cesur, gözü kara bir savaşçı falan değilim. Sadece bütün derdi ruhu olan, kimsenin önemsemediği birkaç ilkesi olan bir adamım. Yazma eylemi de benim için ruhun konuşmasıdır. İmgeler dünyasından, ütopya ya da distopya adına her ne derseniz, bütün sevginin ve nefretin olduğu yerden yaşadığımız dünyaya bir şeyler taşımaktır. Böyle afilli cümleler kurduğuma göre meselenin özüne gelebilirim.
Öylesine yazılar yazmak, günah çıkarmak için, doğaçlama yazılarımı yazıp içimi döktüğüm bir blog açmıştım. Ama zamanla teorik yazıların olduğu, fazlasıyla ciddi bir yer hâline geldi. Orada sayıklama lüksüm kalmadı. O yüzden artık burada günah çıkaracağım. Arada çok ciddileşmeden Rimbaud'dan, Blake'ten, Sylvia'dan, Neyzen'den falan bahsederim belki.
Bir de küfretme ihtiyacımı, ahmakların ne kadar ahmak olduklarını teori kullanmadan söyleme gereksinimimi buradan gidereceğim. Arada çok gidersem "Kafayı mı yedin ulan ne yapıyorsun?" diyebilirsiniz.
Erol Evgin'in de dediği gibi, işte öyle bir şey. Aynı yazıda hem süslü kelimeler kullanıp hem saçmaladığıma göre bitirebilirim.