Etrafını saran kalabalığı ancak Kilise meydanındaki bir banka çöktüğünde fark edebildi. Dizlerinde kalabalıkların arasında geçirdiği saatlerin yorgunluğunu taşıyordu. Yalnız kaldığında düşünüp işittiklerinden kaçmak için şehrin gürültüsüne acizce ihtiyaç duyuyor ve Zehra işten dönene kadar bütün zamanını bu gürültüyü duyabileceği yerlerde geçiriyordu.
Vücudunda ani bir soğukluk hissettiğinde kalabalıkların onu korumadığını anladı. Kaçacak bir yeri olmamanın çaresizliğiyle kendini öldürmek istedi bir an. Daha önce intiharı düşündüğünde aklına sevdikleri gelir ve vazgeçerdi. Şimdi ise onu hayatta tutan tek şey ölüm sonrasının belirsizliğiydi.
Bir fırtına soğukluğu bedenine vururken, kollarını ovuşturarak kendini korumaya çalışıyordu. Genç bir kadın yanına oturmuş onu sakinleştirmeye çalışıyor, az ileride orta yaşlı bir adam uyuşturucunun zararları üzerine nutuklar atıyordu. İnsanların seslerini işitse de kelimelerini zorlukla seçebiliyordu.
Duyduğu sesler bulanıklaşmaya başladıkça başında öncekinden daha kötü bir ağrı hissetti. Etraftakilerin konuşmaları önce bulanık ve anlamsız seslere sonra bilmediği kelimelere dönüşüyordu.
Kelimeler kafasında yankılandıkça başı ondan kurtulmak isteyeceği kadar ağrıyordu. Kafasını koparmak istermiş gibi ellerinin arasında sıkıştırırken, hissettiği acının ellerinden geldiğini anlamayacak kadar kendinden geçmişti.
Kendine geldiğinde etrafında hiç kimse kalmamıştı. Birkaç dakika önce kendisiyle baş başa kalmamak için sığındığı kalabalığın doldurduğu yerlerde canlı namına hiçbir şey yoktu.
Ayağa kalktı ve Rıhtım’a doğru korku içinde yürümeye başladı. Gökyüzü hızlıca kararıyor ve neredeyse bütün binaları yerinden sökecek güçte bir rüzgâr esiyordu. Kilisenin duvarlarından ve timsah heykellerinden yerlere damlayan siyah sıvıyı görünce daha hızlı yürümeye başladı. Nereye gittiğini ve ne yapacağını bilmiyordu, bildiği tek şey neden kaçtığıydı.
Siyah Martı’nın ötüşlerini duydukça saklanacak bir yer arıyor, sonra saklanamayacağını bilmenin çaresizliğiyle kaçmaya devam ediyordu. Duman, bir sis bulutu gibi her yere yayılmış, şehir ve deniz bu siyah örtüyle neredeyse görünmez olmuştu.
Duyduğu ani bir çığlıkla ürperdi. Dolores, kilisenin duvarlarının dibinde yerde yatıyor, göğüslerine konup boğazını deşen Siyah Martı’dan kurtulmak için çırpınıyordu. Martı’nın gagasındaki et ve kan parçalarını etrafa savrulurken var gücüyle kurtulmak için çabalıyordu. Gözlerinin olması gereken yerde içinden kan ve duman fışkıran iki boşluk vardı. Üstündeki eski elbise kana bulanmıştı.
Yüzleri birer ölü gibi beyaz ve solgun üç çocuk vardı Dolores’in etrafında. Onun acılar içindeki çırpınışlarını büyük bir zevkle izliyorlardı. Yüzlerindeki gülümseme Dolores’in ızdırap çığlıklarından daha korkutucuydu.
Dolores’in çırpınışları durduğunda Martı kanatları çırpıp kahkaha atarcasına ötmeye başladı. Çocuklar kafalarını yerde kanlar içinde yatan bedenden kaldırıp Bora’ya çevirdiler. Yüzleri yara içindeydi ve gözbebekleri yoktu. Üstlerinde otuzlu yılların kıyafetleri vardı ve yüzlerindeki ifade bir çocuğun sahip olamayacağı korkunçluğu taşıyordu.
Martı, kilisenin çanının üzerinde daireler çizerek uçmaya başladı. Uçtukça rüzgâr sesine benzer bir gürültü etrafı kaplıyor ve dumanlar bütün gökkubbeyi kaplayacakmış gibi yükseliyordu. Çocuklar, cesedi çiğneyip Bora’ya doğru yürümeye başladılar.
“Glavros mavro klopta onira sas / Sas skipnai mia alli zoi otan kimaste”
Bora, çocukların ağzından bir cehennem kalabalığının çığlıkları gibi dökülen bu kelimeleri duydukça dizlerinin katılaştığını ve canını yakan bir şeyin damarlarında dolaştığını hissediyordu. Kaçmayı denese de bacaklarını hareket ettiremiyordu. Bir oyun oynar gibi ağır adımlarla üstüne gelen çocukları gördükçe kendini Dolores’in cansız bedeni kadar çaresiz hissetti.
Evin önündeki yaşlı köpeğin öfkeyle kendisine bakıp hırladığını ve saldırmak için hazırlandığını fark ettiğinde, boğazındaki bütün damarları acıtacak kadar gür bir çığlık kopardı.
“Tamam tamam, sakin ol! Şimdi yetişeceğiz hastaneye.”
Gözlerini bir ambulansta açtı. Ambulans görevlisi onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştıysa da, gördüklerinin bir kâbus olduğunu düşünüp rahatlayamayacağının farkındaydı.
Zehra, Haydarpaşa Numune’nin koridorlarında koşarken büyük bir korku hissediyordu. Kafeden çıkarken önlüğü üzerinde unutacak kadar telaşlıydı. Acil Servis’in önünde korkuyla bekleyen insanları gördükçe kendini daha kötü hissediyordu. Hastanelerden çocukluğundan beri hoşlanmazdı. Sedyeyle oradan oraya taşınan insanları, babasının ölüm haberini alıp kendini yerlere atan kadını ve kapının önünde bekleyen insanların korkusunu gördükçe Bora’nın hayatından daha çok endişe ediyordu.
Telefonu çaldı. Arayan Erdinç’ti. Kendini sakinleştirene ve ağlamaklı sesini kontrol edebileceğini düşünene kadar açmadı telefonu. Ağlamak için daha önce duymadığı bir arzu duyuyordu ama bunun Bora’nın ailesini daha çok endişelendireceğinden korkuyordu.
“Efendim Erdinç Abi.”
“Kızım Bora nasıl? Hastaneye kaldırılmış, annesini aramışlar kadın harap oldu.”
“Beni de aradılar, şimdi geldim hastaneye. Bilmiyorum hâlâ içeride. Sabah gördüm bir şeyi yoktu, sokağın ortasında bayılmış.”
“Biliyorum kızım biliyorum söylediler… Biz gitmeden önce de baygınlık geçirdi. Zehra, senden bir konuda söz istiyorum.”
“Tabi ki!”
“Bora bugüne kadar sana söylememiş olabilir ama on üç yaşındayken psikolojik tedavi gördü. Garip davranıyordu, rüyayla gerçeği karıştırıyordu, biraz tedavi gördükten sonra düzeldi. Yine böyle bayılmıştı o zaman. Büyük ihtimalle o sorunu nüksetti. Biz bir-iki güne döneceğiz, Bora’nın tekrar tedaviye başlaması gerekiyor. Ama ikna etmemiz zor olacak. Sen de ikna etmeye çalış, bizi dinlemez ama seni dinler.”
“Tamam, haklısınız ikna etmeye çalışacağım.”
“Tamam kızım. Hadi kapatıyorum şimdilik haber ver duruma göre.”
Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra doktorun “Bora Gürpınar’ın yakını var mı?” diye bağırdığını duydu ve büyük bir heyecanla yanına koştu.
“Endişelenecek bir şey yok” dedi Doktor elindeki kâğıtlara göz gezdirerek “Daha doğrusu fiziksel bir şey bulamadık. Daha önce aynı sebepten hastaneye kaldırılmış. Psikolojik bir şey tetikliyor. Bunu söylemek zorundayım; kendisi ancak uyuşturucu kullanan birinin göstereceği tepkiler veriyor ve böyle bir şey kullandığına dair bir ize rastlamadık. Bizim yapabileceğimiz pek bir şey yok, birkaç rutin testten sonra taburcu edeceğiz ama psikolojik destek görmesi şart.”
Apartmanın dönemeçli merdivenlerinden çıkarak eve girdiklerinde kendini dünyanın bir ucundan diğerine yürümüş gibi yorgun hissediyordu. Zehra’nın telaşlı ve yorgun hâlini görünce kendinden utandı. Sevdiği kadının bedeninde ve ruhunda bir yük olduğunu düşündü. Korkup acizleştikçe onun omuzlarına yığılıyordu.
Bir sigara yaktı. Uzun zaman sonra ilk defa sigaranın genzini yaktığını ve onu rahatsız ettiğini hissetti. Televizyonda bir komedi kanalı açtı. Woody Allen’ın bir filmi oynuyordu. Gözlerini kırparken bile bir korku hissediyor, çaresizliğini deneyimlemiş olsa da ışıkların ve seslerin yoğunluğuyla kendini rahatlatmaya çalışıyordu.
Zehra, yanına oturdu ve başını göğsüne yasladı. Onun nefeslerini göğsünde hissetmek inanılmaz bir huzur veriyordu. Neredeyse yaşadığı her şeyin kötü bir rüya olduğu sanrısına kapılacaktı.
“Doktor psikoloğa gitmen gerektiğini söyledi.”
“Fayda etmez. Ne yapacak ki psikolog? Olay benim hayal gücümden ibaret olsa deli gömleği giymeye bile razıyım ama değil, biliyorsun.”
“Biliyorum… Baban aradı sen içerideyken. Bir şeylerden bahsetti, tedavi görmüşsün çocukken.”
“Evet, doğru… Hâlâ neden tedavi gördüğümü bilmiyorum. Bir süre sonra iyileştim, ilaç falan verdiler normale döndüm ama anormal olan neydi hâlâ hatırlamıyorum. Keşke bir tedavi görüp şu son zamanları da unutabilseydim…”
Bülent, neredeyse uyuyakalacakken telefonun sesiyle irkildi. Bütün gecesini dava dosyalarını okuyarak geçirmişti. Terfiler, plaketler ve övgüler hiçbir zaman umurunda olmamıştı. Kontrol edemediği, bitmek bilmeyen bir başarı hırsına sahipti. Cesetlerin peşinden koşarken onu teşvik eden ve aklını yitirmesini önleyen tek şey bu önüne geçemediği hırstı.
“Söyle Ferda?”
“Amirim bir hanımefendi hatta, Fahrettin Edipoğlu’nun ölümüyle ilgili sizinle görüşmesi gerektiğini söylüyor, bağlayayım mı?”
“Ha evet evet, hemen bağla!”
Birkaç yıl önce tenis turnuvasında kazandığı plaket, gurur duyabildiği tek ödüldü. Emekli olup bir spor mağazası açmanın hayaline dalmışken, telefonda orta yaşlı bir kadının sesini duyup bu hayalden uyandı ve hâlâ polis olduğunu hatırladı.
“Bülent Bey siz misiniz?”
“Evet buyurun?”
“Ben rahmetlinin eski bir arkadaşıyım. Ölümüyle ilgili bir şeyler biliyorum. Sizinle hususi olarak görüşmem lâzım.”
“İsminizi alabilir miyim hanımefendi? Tanık ifadelerine geçmek için…”
“İsmimi bilmenize lüzum yok!” diye sözünü kesti Bülent’in “Moda Parkı’nda, spor aletlerinin yanındaki bankta olacağım.”
Arabasını tenis kortunun önünde park etti ve koşar adımlarla parka doğru yürümeye başladı. Buraya en son on yıl önce, Moda Sahili’ndeki bir cinayet davasını soruştururken gelmişti. Parkta oynayan çocukları gördükçe yüzünü çeviriyor, bir cesedin peşinden koşarken onların yüzüne bakmanın haksızlığı olduğunu düşünüyordu. Merhametli biri sayılmazdı, ailesi ve birkaç arkadaşı dışında kimseyi sevdiği de söylenemezdi ama çocukların masumiyeti onun için bütün duyguların üstündeydi.
Kafasına sardığı eşarp ve neredeyse bütün yüzünü kaplayacak büyüklükte bir güneş gözlüğüyle kendini saklamaya çalışan orta yaşlı kadının yanına oturdu. Ancak kendini gizlemek isteyen birinin olabileceği kadar ilgi çekici görünüyordu. Kadının bir elinde bir süs köpeğinin tasması, diğerinde ise bir kutuyu vardı.
“Size nasıl hitap etmemi istersiniz?” diye sordu Bülent. Buraya geldiği için acemice davrandığını düşündü bir an.
“Emine, Ayşe, Fatma, nasıl isterseniz… Ya da Nesrin deyin, severim o ismi. Gülizar Hanım’ın davasına siz bakmıştınız değil mi?”
“Evet.”
“Kızıltoprak İstasyonu’nun oralarda kaç kişi öldü unuttum. Ölüp gidiyorlar, arkalarında hiçbir iz kalmıyor. Bazıları kaza, bazıları faili meçhul sayılıyor. Eğer Ferruh kaçarken yakalanmasaydı onu kimse bulamayacaktı.”
“Hanımefendi biraz daha açık konuşur musunuz?”
Nesrin, elindeki karton kutuyu Bülent’e uzattı ve “Açın” dedi. Kutuda bakırdan bir tablet vardı. Bir martı, kanatlarını açıp göğe bakıyor ve iki yanından dumanlar yükseliyordu. Martının altında Yunan harfleriyle bir şeyler yazılıydı. Bülent, tableti inceledikten sonra Nesrin’e meraklı bir bakış attı.
“Bugüne kadar uğraştığınız cinayet vakaları gibi değil, Bülent Bey. Bu bir salgın! Zaman zaman yayılıyor ve insanları alıyor. Size ne olduğunu açıklamam, açıklasam bile üstesinden gelmeniz mümkün değil ama işin üstüne giderek bazı şeyleri önleyebilirsiniz.”
“Neyi önleyebilirim? Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Eğer bildiğiniz bir şeyler varsa açık açık anlatın yoksa da oyalamayın beni!”
“Bundan daha açık anlatamam inanın. Çünkü anlatacaklarım sizin için bir şey ifade etmez, görmeniz lâzım. Sadece her şeyin o evle ilgili olduğunu söyleyebilirim. Ferruh’un kaçarken bahçesine girmeye çalıştığı ev var ya, o işte… Her şey onunla ilgili
Tableti araştırın Bülent Bey. Sizinle konuşup konuşmamayı çok düşündüm ama hayatım boyunca şahit olduğum bir şeyler var ve onları düşünerek ölmek istemiyorum. Tableti ve evin geçmişini araştırdığınızda sizinle neden böyle konuştuğumu anlayacaksınız.”
Nesrin bunu söyledikten sonra “İyi günler” dedi ve ayağa kalkıp hızla yürümeye başladı. Bülent, bu garip kadını büyük bir şaşkınlıkla izlerken davayı kapatmayı düşündü. Elinde bir cinayet olduğuna dair hiçbir delil yoktu, peşine düşmek belki de vakit kaybı olacaktı.
Ama hırsına yenik düştü ve bırakmaktansa ruh sağlığından emin olamadığı, hatta adını bile bilmediği bir kadının getirdiği kanıtın peşine düşmeyi daha cazip buldu. Kâtilin kim olduğunu bulmasa bile Ferruh’un mutlu intiharının sebebini öğrenecek olmak onu heyecanlandırıyordu.
Rasputin Kafe, öğlen olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Kafenin loş duvarları totemlerle ve büyücüleri anlatan tablolarla doluydu. Kapının hemen karşısında Rasputin’in korkutucu bir portresi vardı. Hemen hemen her masada birileri fal bakıyordu.
Buraya Gülseren ile konuşmak için gelmişlerdi. Zehra, Gülseren’e fal baktırmak için gelirdi. Gülseren birkaç kez aklından geçenleri okumuş ve kimseye anlatmadığı sırlarını söylemişti. Devamlı ezoterizmden, ölülerle konuşma deneyimlerinden bahseden bu kadına umut bağladığı için kendini aciz hissetse de, mücadele etmek felâketi beklemekten daha cazip geliyordu.
“İşe yaramayacak” dedi Bora “Faydalı olacağını sanmıyorum.”
“Zararlı olacağını sanıyor musun?”
“Hayır! Neden?”
“İyi. Öyleyse faydalı olma ihtimâlini denememizde bir sakınca yok.”
Garson onları Gülseren’in fal baktığı küçük odaya götürdü. Ucuz tütsülerin kokusu içeriye sinmişti. Gülseren, koltuğun üstünde bağdaş kurmuş, masanın üstünde yanan tütsülerin kokusunu içine çekmeye çalışıyordu. Tütsünün dumanını içine çektikçe dengesini kaybediyor ve yüzünde anlamsız bir gülümseme oluşuyordu.
Gülseren, gözlerini açtı ve bakışlarını Bora’ya çevirdi. Eliyle oturmalarını işaret etti. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Bora, bu kadına karşı nedensiz bir korku duydu. Tavırları ve ruh hâli onu korkutuyordu. Masanın altından tarot destesini çıkardı ve kartları masaya dizmeye başladı.
“Fal baktırmayacağız Gülseren abla” dedi Zehra “Başka bir şey konuşmaya geldik.”
“Biliyorum tatlım. Görüyorum. Fal bakmayacağım zaten.”
Gülseren, Bora’nın şaşkın bakışları içinde eline iki zar sıkıştırdı. Kendisine güvenmesini istermiş gibi tuttu elini. Ama gözlerini Bora’dan kaçırıyor ve göz göze geldiğinde acımayla bakmaktan kendini alıkoyamıyordu.
“Zarları kartların üzerine doğru at.”
Gülseren, zarların üzerinde durduğu iki kartı eline aldı ve diğerlerini ortadan kaldırdıktan sonra masanın üstüne koydu. Birinde yıkılan bir kule, ötekinde ise gökyüzünde trampet çalan bir melek resmedilmişti.
“Bu kart yıkım anlamına gelir” dedi Gülseren parmağını kulenin üstüne koyarak “Büyük bir felâket yaşıyorsun. Kıyamet senin için kopmuş. Kıyameti hayatınla yaşıyorsun. Öteki de ‘Son hüküm’dür. Hâlâ bir şeylerin değişebileceği anlamına gelir. Savaşarak yenilebilirsin, ama savaşmazsan yenilgin kesindir!”
“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu Bora “Kendimi bu şeyin içinde buldum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum!”
“Sana yardım edemem. Benden bunu beklediğinizin farkındayım ama bu şeyin üstesinden gelecek güce de uğraşacak cesarete de sahip değilim. Çok yoğun bir enerjin var, eğer denersem sana da kendime de zarar veririm. Sana yardım edebilecek tek kişi var. Başkasıyla uğraşman vakit kaybı olur.”
“Kim o?” diye sordu Zehra. Bora’nın elini tutup onu iyi hissettirmeye çalışsa da içindeki telaşı önleyemiyordu. Gülseren, defterine bir şeyler karaladı ve yazdığı kâğıdı koparıp Bora’ya uzattı.
“Adresiyle telefonu var burada. Benim gönderdiğimi söyleyin, sizi kabul edecektir. Işık sizinle olsun.”
Gülseren’in bahsettiği ev, Burgazada İskelesi’nin karşı sokaklarından birindeydi. Duvarları maviye boyalı ve kapısında bir gül çizili olan evi fark etmeleri zor olmadı. İki katlı, eski bir evdi burası. Kapıyı birkaç kez çaldılarsa da içeride pencereden onlara bakan İran kedisi dışında hiçbir canlı yoktu.
Orta yaşın üzerinde, uzun boylu bir adam bisikletini evin önünde durdurdu ve hasır şapkasını çıkarıp onları selamladı. Yüzünde yorgun, neşeli bir ifade vardı.
“Hoş geldiniz çocuklar. Ben Feridun. Gülseren gönderdi sizi değil mi?”
“Evet” diye cevap verdi Bora “Ancak sizin yardım edebileceğinizi söyledi.”
“Anladım” dedi ve Bora’nın omzuna dostça dokundu “Merak etmeyin her şey çözülür. Hadi içeri girelim de konuşalım şu meseleyi.”
Evin salonu üst kattaydı. Duvardaki birkaç yağlı boya tablo dışında sade bir evdi. Feridun, salondaki şovaleyi “Kusura bakmayın gençler çalışıyordum” diyerek balkona kaldırdı. Bora burada nedensiz bir güven hissediyordu.
Bora başından geçen her şeyi anlattı. O geceden, gördüğü rüyalardan, Panayot’tan, Fahrettin’in ölümünden önce gördüğü kâbustan, Kamuran’ın anlattıklarından ve yaşadığı her şeyden bahsetti. Anlattıklarına kendini kaptırıyor, ses tonunda ani değişmeler yaşıyor ve vücudu bir drama oynar gibi kendinden geçiyordu. Feridun, bazen şaşırsa da büyük bir soğukkanlılıkla dinledi onu. Borayı dinlerken diğer yandan notlar alıyor ve soğukkanlı görünmeye çalışıyordu.
“Öncelikle ben doğaüstü diye bir şeye inanmam çocuklar” dedi Feridun “Nasıl gözlerimiz belli renkleri görebiliyorsa, kulaklarımız belli frekansları duyabiliyorsa tabiatın da bizim göremediğimiz bir yönü vardır. Ben bu işlere bir bilim disipliniyle yaklaşırım. Öyle falcılıkla soytarılıkla olacak bir şey olarak görmem.
İnsanın altı duyusu vardır. Beşini doğumumuzdan itibaren kullanırız. Yaşamımızı onlardan istifade ederek sürdürürüz. Ancak altıncı duyuyu açmak zor iştir. Buda rahipleri olsun, tasavvuf ehli olsun, bunlar uzun inzivalardan ve sıkı bir disiplinden sonra altıncı duyularını açmayı başarırlar. Dediğim gibi, evrende beş duyumuzla algıladığımız bir yaşam vardır ve altıncı duyu bu yaşamı algılamamızı sağlar.
Ancak bazen bir uğraş, bir çaba olmadan kendi kendine açılır. Senin yaşadıkların bundan kaynaklanıyor. Altıncı duyun senin istemin dışında açılmış ve etrafındaki kötü şeylere şahit olmuş. Altıncı duyun bir kere açıldıktan sonra geri dönüşü yoktur.”
“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu Bora. Ses tonunda bir çaresizlik seziliyordu. Zehra’nın gözlerine bakarken dudaklarını sıktığının farkında değildi.
“Onu eğitmen lâzım. Ama önce neyle karşılaştığını bilmen gerekiyor.
Mesela bir köpekten bahsettin. Aslında köpek falan yok. Birisi sana vurduğunda canın yanar, bu beynin seni zarar göreceğine dair uyarmasıdır. Köpek de öyle, bilincin korkularını kullanarak seni uyarıyor. Bilincini eğitmende yardımcı olurum ama onu neye karşı kullanacağını öğrenmen lâzım.”
Savaşarak yenilebilirsin, ama savaşmazsan yenilgin kesindir. Gülseren’in bu sözleri Bora’nın beyninde defalarda yankılanıyordu.
Düşüncelere daldıkça bataklık çamurunun boğazına kadar yükseldiğini hissediyordu. Onu hayatta tutan şey ise çırpınarak batmanın usulca gömülmekten daha iyi bir son olacağının düşüncesiydi.
Çırpınmak dışındaki zamanını medeniyetin eski bir alışkanlığını devam ettirerek, bütün yaşamını ölümün reddi üzerine kurarak geçiriyordu.
Gözü duvardaki eski saate ilişti ve yelkovanın ilerlediğini görmek bile dehşete kapılmasına yetti. Aynalar ve saatler hiç son zamanlardaki kadar korkunç olmamışlardı.
********
Bülent, kapısında Prof. Dr. İsmail Cangören yazılı kapıyı tıklatarak içeri girdi. İçeri girince onu Erysikhton’un kendi kendini yemesini tasvir eden bir tablo karşıladı. İsmail, okuduğu kitaptan başını kaldırdı ve gözlüklerin ardından Bülent’i süzdü.
“Hoş geldiniz komiserim” dedi İsmail “Nasılsınız görüşmeyeli?”
Bülent, masanın önündeki koltuğa oturdu ve “İyiyim çok şükür” dedi gayri ihtiyari bir ifadeyle. İsmail ile birkaç yıl önce bir öğrencinin ölümünü araştırırken tanışmıştı.
“Hatırlarsanız telefonda konuşmuştuk hocam…”
“Hatırladım hatırladım” diye Bülent’in sözünü kesti “Bir tabletten bahsettiniz. Yanınızda mı?”
Bülent, tableti paketinden çıkardı ve İsmail’e uzattı. İsmail, birkaç dakika tableti inceledikten sonra “Bunda benlik bir şey yok” dedi.
“Günümüz Yunancasıyla yazılmış. Muhtemelen yüz yılı bile bulmayan bir el işi. Yunan adalarında bolca bulunur bunlardan. Büyük ihtimalle yerel bir halk inanışıyla ilgili. İlk defa karşılaşıyorum.”
“Ne yazıyor peki?”
İsmail, gözlüğünü düzeltti ve tablette yazılanı yavaşça okumaya başladı.
“Mavro glavros klopta onira sas
Sas skipnai mia alli zoi otan kimaste
Tercüme edeyim; Siyah martı düşlerini çalar, bir dünyada uyuduğunda bir başkasında uyandırır…”
Vücudunda ani bir soğukluk hissettiğinde kalabalıkların onu korumadığını anladı. Kaçacak bir yeri olmamanın çaresizliğiyle kendini öldürmek istedi bir an. Daha önce intiharı düşündüğünde aklına sevdikleri gelir ve vazgeçerdi. Şimdi ise onu hayatta tutan tek şey ölüm sonrasının belirsizliğiydi.
Bir fırtına soğukluğu bedenine vururken, kollarını ovuşturarak kendini korumaya çalışıyordu. Genç bir kadın yanına oturmuş onu sakinleştirmeye çalışıyor, az ileride orta yaşlı bir adam uyuşturucunun zararları üzerine nutuklar atıyordu. İnsanların seslerini işitse de kelimelerini zorlukla seçebiliyordu.
Duyduğu sesler bulanıklaşmaya başladıkça başında öncekinden daha kötü bir ağrı hissetti. Etraftakilerin konuşmaları önce bulanık ve anlamsız seslere sonra bilmediği kelimelere dönüşüyordu.
Kelimeler kafasında yankılandıkça başı ondan kurtulmak isteyeceği kadar ağrıyordu. Kafasını koparmak istermiş gibi ellerinin arasında sıkıştırırken, hissettiği acının ellerinden geldiğini anlamayacak kadar kendinden geçmişti.
Kendine geldiğinde etrafında hiç kimse kalmamıştı. Birkaç dakika önce kendisiyle baş başa kalmamak için sığındığı kalabalığın doldurduğu yerlerde canlı namına hiçbir şey yoktu.
Ayağa kalktı ve Rıhtım’a doğru korku içinde yürümeye başladı. Gökyüzü hızlıca kararıyor ve neredeyse bütün binaları yerinden sökecek güçte bir rüzgâr esiyordu. Kilisenin duvarlarından ve timsah heykellerinden yerlere damlayan siyah sıvıyı görünce daha hızlı yürümeye başladı. Nereye gittiğini ve ne yapacağını bilmiyordu, bildiği tek şey neden kaçtığıydı.
Siyah Martı’nın ötüşlerini duydukça saklanacak bir yer arıyor, sonra saklanamayacağını bilmenin çaresizliğiyle kaçmaya devam ediyordu. Duman, bir sis bulutu gibi her yere yayılmış, şehir ve deniz bu siyah örtüyle neredeyse görünmez olmuştu.
Duyduğu ani bir çığlıkla ürperdi. Dolores, kilisenin duvarlarının dibinde yerde yatıyor, göğüslerine konup boğazını deşen Siyah Martı’dan kurtulmak için çırpınıyordu. Martı’nın gagasındaki et ve kan parçalarını etrafa savrulurken var gücüyle kurtulmak için çabalıyordu. Gözlerinin olması gereken yerde içinden kan ve duman fışkıran iki boşluk vardı. Üstündeki eski elbise kana bulanmıştı.
Yüzleri birer ölü gibi beyaz ve solgun üç çocuk vardı Dolores’in etrafında. Onun acılar içindeki çırpınışlarını büyük bir zevkle izliyorlardı. Yüzlerindeki gülümseme Dolores’in ızdırap çığlıklarından daha korkutucuydu.
Dolores’in çırpınışları durduğunda Martı kanatları çırpıp kahkaha atarcasına ötmeye başladı. Çocuklar kafalarını yerde kanlar içinde yatan bedenden kaldırıp Bora’ya çevirdiler. Yüzleri yara içindeydi ve gözbebekleri yoktu. Üstlerinde otuzlu yılların kıyafetleri vardı ve yüzlerindeki ifade bir çocuğun sahip olamayacağı korkunçluğu taşıyordu.
Martı, kilisenin çanının üzerinde daireler çizerek uçmaya başladı. Uçtukça rüzgâr sesine benzer bir gürültü etrafı kaplıyor ve dumanlar bütün gökkubbeyi kaplayacakmış gibi yükseliyordu. Çocuklar, cesedi çiğneyip Bora’ya doğru yürümeye başladılar.
“Glavros mavro klopta onira sas / Sas skipnai mia alli zoi otan kimaste”
Bora, çocukların ağzından bir cehennem kalabalığının çığlıkları gibi dökülen bu kelimeleri duydukça dizlerinin katılaştığını ve canını yakan bir şeyin damarlarında dolaştığını hissediyordu. Kaçmayı denese de bacaklarını hareket ettiremiyordu. Bir oyun oynar gibi ağır adımlarla üstüne gelen çocukları gördükçe kendini Dolores’in cansız bedeni kadar çaresiz hissetti.
Evin önündeki yaşlı köpeğin öfkeyle kendisine bakıp hırladığını ve saldırmak için hazırlandığını fark ettiğinde, boğazındaki bütün damarları acıtacak kadar gür bir çığlık kopardı.
“Tamam tamam, sakin ol! Şimdi yetişeceğiz hastaneye.”
Gözlerini bir ambulansta açtı. Ambulans görevlisi onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştıysa da, gördüklerinin bir kâbus olduğunu düşünüp rahatlayamayacağının farkındaydı.
Zehra, Haydarpaşa Numune’nin koridorlarında koşarken büyük bir korku hissediyordu. Kafeden çıkarken önlüğü üzerinde unutacak kadar telaşlıydı. Acil Servis’in önünde korkuyla bekleyen insanları gördükçe kendini daha kötü hissediyordu. Hastanelerden çocukluğundan beri hoşlanmazdı. Sedyeyle oradan oraya taşınan insanları, babasının ölüm haberini alıp kendini yerlere atan kadını ve kapının önünde bekleyen insanların korkusunu gördükçe Bora’nın hayatından daha çok endişe ediyordu.
Telefonu çaldı. Arayan Erdinç’ti. Kendini sakinleştirene ve ağlamaklı sesini kontrol edebileceğini düşünene kadar açmadı telefonu. Ağlamak için daha önce duymadığı bir arzu duyuyordu ama bunun Bora’nın ailesini daha çok endişelendireceğinden korkuyordu.
“Efendim Erdinç Abi.”
“Kızım Bora nasıl? Hastaneye kaldırılmış, annesini aramışlar kadın harap oldu.”
“Beni de aradılar, şimdi geldim hastaneye. Bilmiyorum hâlâ içeride. Sabah gördüm bir şeyi yoktu, sokağın ortasında bayılmış.”
“Biliyorum kızım biliyorum söylediler… Biz gitmeden önce de baygınlık geçirdi. Zehra, senden bir konuda söz istiyorum.”
“Tabi ki!”
“Bora bugüne kadar sana söylememiş olabilir ama on üç yaşındayken psikolojik tedavi gördü. Garip davranıyordu, rüyayla gerçeği karıştırıyordu, biraz tedavi gördükten sonra düzeldi. Yine böyle bayılmıştı o zaman. Büyük ihtimalle o sorunu nüksetti. Biz bir-iki güne döneceğiz, Bora’nın tekrar tedaviye başlaması gerekiyor. Ama ikna etmemiz zor olacak. Sen de ikna etmeye çalış, bizi dinlemez ama seni dinler.”
“Tamam, haklısınız ikna etmeye çalışacağım.”
“Tamam kızım. Hadi kapatıyorum şimdilik haber ver duruma göre.”
Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra doktorun “Bora Gürpınar’ın yakını var mı?” diye bağırdığını duydu ve büyük bir heyecanla yanına koştu.
“Endişelenecek bir şey yok” dedi Doktor elindeki kâğıtlara göz gezdirerek “Daha doğrusu fiziksel bir şey bulamadık. Daha önce aynı sebepten hastaneye kaldırılmış. Psikolojik bir şey tetikliyor. Bunu söylemek zorundayım; kendisi ancak uyuşturucu kullanan birinin göstereceği tepkiler veriyor ve böyle bir şey kullandığına dair bir ize rastlamadık. Bizim yapabileceğimiz pek bir şey yok, birkaç rutin testten sonra taburcu edeceğiz ama psikolojik destek görmesi şart.”
Apartmanın dönemeçli merdivenlerinden çıkarak eve girdiklerinde kendini dünyanın bir ucundan diğerine yürümüş gibi yorgun hissediyordu. Zehra’nın telaşlı ve yorgun hâlini görünce kendinden utandı. Sevdiği kadının bedeninde ve ruhunda bir yük olduğunu düşündü. Korkup acizleştikçe onun omuzlarına yığılıyordu.
Bir sigara yaktı. Uzun zaman sonra ilk defa sigaranın genzini yaktığını ve onu rahatsız ettiğini hissetti. Televizyonda bir komedi kanalı açtı. Woody Allen’ın bir filmi oynuyordu. Gözlerini kırparken bile bir korku hissediyor, çaresizliğini deneyimlemiş olsa da ışıkların ve seslerin yoğunluğuyla kendini rahatlatmaya çalışıyordu.
Zehra, yanına oturdu ve başını göğsüne yasladı. Onun nefeslerini göğsünde hissetmek inanılmaz bir huzur veriyordu. Neredeyse yaşadığı her şeyin kötü bir rüya olduğu sanrısına kapılacaktı.
“Doktor psikoloğa gitmen gerektiğini söyledi.”
“Fayda etmez. Ne yapacak ki psikolog? Olay benim hayal gücümden ibaret olsa deli gömleği giymeye bile razıyım ama değil, biliyorsun.”
“Biliyorum… Baban aradı sen içerideyken. Bir şeylerden bahsetti, tedavi görmüşsün çocukken.”
“Evet, doğru… Hâlâ neden tedavi gördüğümü bilmiyorum. Bir süre sonra iyileştim, ilaç falan verdiler normale döndüm ama anormal olan neydi hâlâ hatırlamıyorum. Keşke bir tedavi görüp şu son zamanları da unutabilseydim…”
Bülent, neredeyse uyuyakalacakken telefonun sesiyle irkildi. Bütün gecesini dava dosyalarını okuyarak geçirmişti. Terfiler, plaketler ve övgüler hiçbir zaman umurunda olmamıştı. Kontrol edemediği, bitmek bilmeyen bir başarı hırsına sahipti. Cesetlerin peşinden koşarken onu teşvik eden ve aklını yitirmesini önleyen tek şey bu önüne geçemediği hırstı.
“Söyle Ferda?”
“Amirim bir hanımefendi hatta, Fahrettin Edipoğlu’nun ölümüyle ilgili sizinle görüşmesi gerektiğini söylüyor, bağlayayım mı?”
“Ha evet evet, hemen bağla!”
Birkaç yıl önce tenis turnuvasında kazandığı plaket, gurur duyabildiği tek ödüldü. Emekli olup bir spor mağazası açmanın hayaline dalmışken, telefonda orta yaşlı bir kadının sesini duyup bu hayalden uyandı ve hâlâ polis olduğunu hatırladı.
“Bülent Bey siz misiniz?”
“Evet buyurun?”
“Ben rahmetlinin eski bir arkadaşıyım. Ölümüyle ilgili bir şeyler biliyorum. Sizinle hususi olarak görüşmem lâzım.”
“İsminizi alabilir miyim hanımefendi? Tanık ifadelerine geçmek için…”
“İsmimi bilmenize lüzum yok!” diye sözünü kesti Bülent’in “Moda Parkı’nda, spor aletlerinin yanındaki bankta olacağım.”
Arabasını tenis kortunun önünde park etti ve koşar adımlarla parka doğru yürümeye başladı. Buraya en son on yıl önce, Moda Sahili’ndeki bir cinayet davasını soruştururken gelmişti. Parkta oynayan çocukları gördükçe yüzünü çeviriyor, bir cesedin peşinden koşarken onların yüzüne bakmanın haksızlığı olduğunu düşünüyordu. Merhametli biri sayılmazdı, ailesi ve birkaç arkadaşı dışında kimseyi sevdiği de söylenemezdi ama çocukların masumiyeti onun için bütün duyguların üstündeydi.
Kafasına sardığı eşarp ve neredeyse bütün yüzünü kaplayacak büyüklükte bir güneş gözlüğüyle kendini saklamaya çalışan orta yaşlı kadının yanına oturdu. Ancak kendini gizlemek isteyen birinin olabileceği kadar ilgi çekici görünüyordu. Kadının bir elinde bir süs köpeğinin tasması, diğerinde ise bir kutuyu vardı.
“Size nasıl hitap etmemi istersiniz?” diye sordu Bülent. Buraya geldiği için acemice davrandığını düşündü bir an.
“Emine, Ayşe, Fatma, nasıl isterseniz… Ya da Nesrin deyin, severim o ismi. Gülizar Hanım’ın davasına siz bakmıştınız değil mi?”
“Evet.”
“Kızıltoprak İstasyonu’nun oralarda kaç kişi öldü unuttum. Ölüp gidiyorlar, arkalarında hiçbir iz kalmıyor. Bazıları kaza, bazıları faili meçhul sayılıyor. Eğer Ferruh kaçarken yakalanmasaydı onu kimse bulamayacaktı.”
“Hanımefendi biraz daha açık konuşur musunuz?”
Nesrin, elindeki karton kutuyu Bülent’e uzattı ve “Açın” dedi. Kutuda bakırdan bir tablet vardı. Bir martı, kanatlarını açıp göğe bakıyor ve iki yanından dumanlar yükseliyordu. Martının altında Yunan harfleriyle bir şeyler yazılıydı. Bülent, tableti inceledikten sonra Nesrin’e meraklı bir bakış attı.
“Bugüne kadar uğraştığınız cinayet vakaları gibi değil, Bülent Bey. Bu bir salgın! Zaman zaman yayılıyor ve insanları alıyor. Size ne olduğunu açıklamam, açıklasam bile üstesinden gelmeniz mümkün değil ama işin üstüne giderek bazı şeyleri önleyebilirsiniz.”
“Neyi önleyebilirim? Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Eğer bildiğiniz bir şeyler varsa açık açık anlatın yoksa da oyalamayın beni!”
“Bundan daha açık anlatamam inanın. Çünkü anlatacaklarım sizin için bir şey ifade etmez, görmeniz lâzım. Sadece her şeyin o evle ilgili olduğunu söyleyebilirim. Ferruh’un kaçarken bahçesine girmeye çalıştığı ev var ya, o işte… Her şey onunla ilgili
Tableti araştırın Bülent Bey. Sizinle konuşup konuşmamayı çok düşündüm ama hayatım boyunca şahit olduğum bir şeyler var ve onları düşünerek ölmek istemiyorum. Tableti ve evin geçmişini araştırdığınızda sizinle neden böyle konuştuğumu anlayacaksınız.”
Nesrin bunu söyledikten sonra “İyi günler” dedi ve ayağa kalkıp hızla yürümeye başladı. Bülent, bu garip kadını büyük bir şaşkınlıkla izlerken davayı kapatmayı düşündü. Elinde bir cinayet olduğuna dair hiçbir delil yoktu, peşine düşmek belki de vakit kaybı olacaktı.
Ama hırsına yenik düştü ve bırakmaktansa ruh sağlığından emin olamadığı, hatta adını bile bilmediği bir kadının getirdiği kanıtın peşine düşmeyi daha cazip buldu. Kâtilin kim olduğunu bulmasa bile Ferruh’un mutlu intiharının sebebini öğrenecek olmak onu heyecanlandırıyordu.
Rasputin Kafe, öğlen olmasına rağmen oldukça kalabalıktı. Kafenin loş duvarları totemlerle ve büyücüleri anlatan tablolarla doluydu. Kapının hemen karşısında Rasputin’in korkutucu bir portresi vardı. Hemen hemen her masada birileri fal bakıyordu.
Buraya Gülseren ile konuşmak için gelmişlerdi. Zehra, Gülseren’e fal baktırmak için gelirdi. Gülseren birkaç kez aklından geçenleri okumuş ve kimseye anlatmadığı sırlarını söylemişti. Devamlı ezoterizmden, ölülerle konuşma deneyimlerinden bahseden bu kadına umut bağladığı için kendini aciz hissetse de, mücadele etmek felâketi beklemekten daha cazip geliyordu.
“İşe yaramayacak” dedi Bora “Faydalı olacağını sanmıyorum.”
“Zararlı olacağını sanıyor musun?”
“Hayır! Neden?”
“İyi. Öyleyse faydalı olma ihtimâlini denememizde bir sakınca yok.”
Garson onları Gülseren’in fal baktığı küçük odaya götürdü. Ucuz tütsülerin kokusu içeriye sinmişti. Gülseren, koltuğun üstünde bağdaş kurmuş, masanın üstünde yanan tütsülerin kokusunu içine çekmeye çalışıyordu. Tütsünün dumanını içine çektikçe dengesini kaybediyor ve yüzünde anlamsız bir gülümseme oluşuyordu.
Gülseren, gözlerini açtı ve bakışlarını Bora’ya çevirdi. Eliyle oturmalarını işaret etti. Yüzünde yorgun bir ifade vardı. Bora, bu kadına karşı nedensiz bir korku duydu. Tavırları ve ruh hâli onu korkutuyordu. Masanın altından tarot destesini çıkardı ve kartları masaya dizmeye başladı.
“Fal baktırmayacağız Gülseren abla” dedi Zehra “Başka bir şey konuşmaya geldik.”
“Biliyorum tatlım. Görüyorum. Fal bakmayacağım zaten.”
Gülseren, Bora’nın şaşkın bakışları içinde eline iki zar sıkıştırdı. Kendisine güvenmesini istermiş gibi tuttu elini. Ama gözlerini Bora’dan kaçırıyor ve göz göze geldiğinde acımayla bakmaktan kendini alıkoyamıyordu.
“Zarları kartların üzerine doğru at.”
Gülseren, zarların üzerinde durduğu iki kartı eline aldı ve diğerlerini ortadan kaldırdıktan sonra masanın üstüne koydu. Birinde yıkılan bir kule, ötekinde ise gökyüzünde trampet çalan bir melek resmedilmişti.
“Bu kart yıkım anlamına gelir” dedi Gülseren parmağını kulenin üstüne koyarak “Büyük bir felâket yaşıyorsun. Kıyamet senin için kopmuş. Kıyameti hayatınla yaşıyorsun. Öteki de ‘Son hüküm’dür. Hâlâ bir şeylerin değişebileceği anlamına gelir. Savaşarak yenilebilirsin, ama savaşmazsan yenilgin kesindir!”
“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu Bora “Kendimi bu şeyin içinde buldum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum!”
“Sana yardım edemem. Benden bunu beklediğinizin farkındayım ama bu şeyin üstesinden gelecek güce de uğraşacak cesarete de sahip değilim. Çok yoğun bir enerjin var, eğer denersem sana da kendime de zarar veririm. Sana yardım edebilecek tek kişi var. Başkasıyla uğraşman vakit kaybı olur.”
“Kim o?” diye sordu Zehra. Bora’nın elini tutup onu iyi hissettirmeye çalışsa da içindeki telaşı önleyemiyordu. Gülseren, defterine bir şeyler karaladı ve yazdığı kâğıdı koparıp Bora’ya uzattı.
“Adresiyle telefonu var burada. Benim gönderdiğimi söyleyin, sizi kabul edecektir. Işık sizinle olsun.”
Gülseren’in bahsettiği ev, Burgazada İskelesi’nin karşı sokaklarından birindeydi. Duvarları maviye boyalı ve kapısında bir gül çizili olan evi fark etmeleri zor olmadı. İki katlı, eski bir evdi burası. Kapıyı birkaç kez çaldılarsa da içeride pencereden onlara bakan İran kedisi dışında hiçbir canlı yoktu.
Orta yaşın üzerinde, uzun boylu bir adam bisikletini evin önünde durdurdu ve hasır şapkasını çıkarıp onları selamladı. Yüzünde yorgun, neşeli bir ifade vardı.
“Hoş geldiniz çocuklar. Ben Feridun. Gülseren gönderdi sizi değil mi?”
“Evet” diye cevap verdi Bora “Ancak sizin yardım edebileceğinizi söyledi.”
“Anladım” dedi ve Bora’nın omzuna dostça dokundu “Merak etmeyin her şey çözülür. Hadi içeri girelim de konuşalım şu meseleyi.”
Evin salonu üst kattaydı. Duvardaki birkaç yağlı boya tablo dışında sade bir evdi. Feridun, salondaki şovaleyi “Kusura bakmayın gençler çalışıyordum” diyerek balkona kaldırdı. Bora burada nedensiz bir güven hissediyordu.
Bora başından geçen her şeyi anlattı. O geceden, gördüğü rüyalardan, Panayot’tan, Fahrettin’in ölümünden önce gördüğü kâbustan, Kamuran’ın anlattıklarından ve yaşadığı her şeyden bahsetti. Anlattıklarına kendini kaptırıyor, ses tonunda ani değişmeler yaşıyor ve vücudu bir drama oynar gibi kendinden geçiyordu. Feridun, bazen şaşırsa da büyük bir soğukkanlılıkla dinledi onu. Borayı dinlerken diğer yandan notlar alıyor ve soğukkanlı görünmeye çalışıyordu.
“Öncelikle ben doğaüstü diye bir şeye inanmam çocuklar” dedi Feridun “Nasıl gözlerimiz belli renkleri görebiliyorsa, kulaklarımız belli frekansları duyabiliyorsa tabiatın da bizim göremediğimiz bir yönü vardır. Ben bu işlere bir bilim disipliniyle yaklaşırım. Öyle falcılıkla soytarılıkla olacak bir şey olarak görmem.
İnsanın altı duyusu vardır. Beşini doğumumuzdan itibaren kullanırız. Yaşamımızı onlardan istifade ederek sürdürürüz. Ancak altıncı duyuyu açmak zor iştir. Buda rahipleri olsun, tasavvuf ehli olsun, bunlar uzun inzivalardan ve sıkı bir disiplinden sonra altıncı duyularını açmayı başarırlar. Dediğim gibi, evrende beş duyumuzla algıladığımız bir yaşam vardır ve altıncı duyu bu yaşamı algılamamızı sağlar.
Ancak bazen bir uğraş, bir çaba olmadan kendi kendine açılır. Senin yaşadıkların bundan kaynaklanıyor. Altıncı duyun senin istemin dışında açılmış ve etrafındaki kötü şeylere şahit olmuş. Altıncı duyun bir kere açıldıktan sonra geri dönüşü yoktur.”
“Ne yapmam gerekiyor?” diye sordu Bora. Ses tonunda bir çaresizlik seziliyordu. Zehra’nın gözlerine bakarken dudaklarını sıktığının farkında değildi.
“Onu eğitmen lâzım. Ama önce neyle karşılaştığını bilmen gerekiyor.
Mesela bir köpekten bahsettin. Aslında köpek falan yok. Birisi sana vurduğunda canın yanar, bu beynin seni zarar göreceğine dair uyarmasıdır. Köpek de öyle, bilincin korkularını kullanarak seni uyarıyor. Bilincini eğitmende yardımcı olurum ama onu neye karşı kullanacağını öğrenmen lâzım.”
Savaşarak yenilebilirsin, ama savaşmazsan yenilgin kesindir. Gülseren’in bu sözleri Bora’nın beyninde defalarda yankılanıyordu.
Düşüncelere daldıkça bataklık çamurunun boğazına kadar yükseldiğini hissediyordu. Onu hayatta tutan şey ise çırpınarak batmanın usulca gömülmekten daha iyi bir son olacağının düşüncesiydi.
Çırpınmak dışındaki zamanını medeniyetin eski bir alışkanlığını devam ettirerek, bütün yaşamını ölümün reddi üzerine kurarak geçiriyordu.
Gözü duvardaki eski saate ilişti ve yelkovanın ilerlediğini görmek bile dehşete kapılmasına yetti. Aynalar ve saatler hiç son zamanlardaki kadar korkunç olmamışlardı.
********
Bülent, kapısında Prof. Dr. İsmail Cangören yazılı kapıyı tıklatarak içeri girdi. İçeri girince onu Erysikhton’un kendi kendini yemesini tasvir eden bir tablo karşıladı. İsmail, okuduğu kitaptan başını kaldırdı ve gözlüklerin ardından Bülent’i süzdü.
“Hoş geldiniz komiserim” dedi İsmail “Nasılsınız görüşmeyeli?”
Bülent, masanın önündeki koltuğa oturdu ve “İyiyim çok şükür” dedi gayri ihtiyari bir ifadeyle. İsmail ile birkaç yıl önce bir öğrencinin ölümünü araştırırken tanışmıştı.
“Hatırlarsanız telefonda konuşmuştuk hocam…”
“Hatırladım hatırladım” diye Bülent’in sözünü kesti “Bir tabletten bahsettiniz. Yanınızda mı?”
Bülent, tableti paketinden çıkardı ve İsmail’e uzattı. İsmail, birkaç dakika tableti inceledikten sonra “Bunda benlik bir şey yok” dedi.
“Günümüz Yunancasıyla yazılmış. Muhtemelen yüz yılı bile bulmayan bir el işi. Yunan adalarında bolca bulunur bunlardan. Büyük ihtimalle yerel bir halk inanışıyla ilgili. İlk defa karşılaşıyorum.”
“Ne yazıyor peki?”
İsmail, gözlüğünü düzeltti ve tablette yazılanı yavaşça okumaya başladı.
“Mavro glavros klopta onira sas
Sas skipnai mia alli zoi otan kimaste
Tercüme edeyim; Siyah martı düşlerini çalar, bir dünyada uyuduğunda bir başkasında uyandırır…”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder